Okullardaki şiddet güvenliğe gerek kalmadan nasıl önlenebilir? Yaşanan olaylar çok yönlü olarak inceleniyor mu? Sorunlar sosyolojik mi, kriminal mi, bireysel mi, örgütlü mü yoksa pedagojik mi? Öğrencilere okulu sevdirebiliyor, her birini kazanmaya çalışıyor ve meşgul edebiliyor muyuz?
Eğitimin genelinde ve okullarda yeni modeller aramak zorundayız.
Sınav odaklı eğitimle çocuklarımızı değersizleştirmenin ötesine geçemiyoruz.
İkili öğretimle çocuklarımızı okulda tutamıyoruz.
Bireysel eğitime önem vererek her öğrencinin ilgi, yetenek, beceri ve hayallerini keşfedip onları geliştiremiyoruz.
Öğrencileri okulda meşgul edecek, yetkinlik kazandıracak uğraşlar bulmak yerine sokağa ve dijital tuzakların içine itiyoruz.
Akademik anlamda başarılı olmayan öğrencileri adeta gözden çıkardık, kaderleriyle baş başa bıraktık. Oysa dünyanın her yerinde özellikle de gelişmiş ülkelerde okula başlayan her öğrenci üniversiteye yönlendirilmez en az üçte ikisi zorlama ile değil ilgi ve istekleri bu yönde olduğu için mesleki eğitime yönlendirilir.
İşini severek yapan iyi ustaların gelir düzeyleri ve yaşam standartlarının okumuşları kıskandıracak kadar yüksek olması bu işin ciddiye alınmasındandır!
Okullardaki akran zorbalığını, şiddet olaylarını, devamsızlığı ve ilgisizliği önlemek için hala polisiye tedbirler ve ağır disiplin cezaları düşünüyoruz.
Eğitimin temel kuralı, “Her çocuğun başarılı olabileceği bir alanın bulunduğu” yönündedir ama biz ne yapıyoruz? Başarılı olduğu ya da olabileceği dersleri dikkate alıp onu, o yönde geliştireceğimize, başarısız olduğu dersleri bahane ederek, moralini, motivasyonunu zerre kadar dikkate almayarak adeta onu dışlıyoruz. Sonra da “İmdattt Polis” diye bağınıyoruz.
Her okula güvenlik görevlisi istiyoruz ama rehberlik, bilişim ve teknik öğretmen istemek aklımızın ucundan bile geçmiyor!
1968’e dünya genelinde öğrenci olayları patlak verdiğinde kimi ülkeler çok katı polisiye önlemler aldı kimileri de öğrenciyi çok daha fazla meşgul edecek, okulla bağını güçlendirecek, onların güvenlerini kazanacak projeler geliştirdi.
Hangileri daha başarılı oldu diye geriye dönüp bakıldığında her iki uygulamanın da artıları ve eksileri olduğu söylenler çok oldu ama öğrencileri ve ailelerini en mutlu eden kendilerinin “adam yerine konulması” oldu!
Olaya şimdi yine bu çerçeveden bakarak anaokulundan üniversiteye, öğrenciliklerinden mezuniyetlerine, fiziki ve sosyal gelişimlerinden istihdamlarına kadar çocuklarımızla çok daha yakından ilgilenip memnuniyet oranlarını topyekün olarak daha yukarılara çıkartamaz mıyız?..
Örneğin atıl durumdaki kütüphaneler dijitale dönüştürülerek bilişim/ yetkinlik/ üretim atölyeleri haline getirilemez mi?
Bir an önce hayata atılmak için ya da akademik anlamda kendisini zorlamak istemediği için değersizleştirilen öğrencilerimizi, piyasa çarkları içinde atmadan önce okullardaki bu tür atölyelerde ilgi, yetenek ve becerilerini keşfetmeleri, geliştirmeleri ve bunu üretime dönüştürmeleri olanağı sağlanamaz mı? Bu o kadar zor mu? Kesinlikle hayır.
İşte o zaman muhtemelen güvenliğe bile gerek kalmayacaktır!
Madem ki zorunlu temel eğitimi 12 yıla çıkarttık, yılda yüzbinlerce konut üreten bir ülke olarak tekli öğretime geçip çocuklarımızı gün boyu okulda tutup akademik eğitimin yanı sıra fiziki, sosyal ve mesleki gelişimlerini de sağlayamaz mıyız?
Bir milyona yakın öğretmenimiz atama, milyonlarca öğrencimiz de ilgi, şefkat ve yeni bir açılım istiyor.
Bunu onlara sağlamak da hepimizin görevi.
Bilim ve teknolojideki gelişmelere, yaşanan olaylara, gençlerin beklentilerine ve özellikle de mutluluk endeksine biraz da bu çerçevede bakmakta sonsuz yarar var.
Asıl işi bu olanlara özellikle hatırlatmak istiyoruz!..

