Akran zorbalığının dozu giderek artıyor. Elinde kalem olması gereken çocukların cebinde bıçak, belinde silah var? Okul çağındaki çocukların olması gereken yer mezarlıklar ya da hapishaneler değil okullar olmalı.
Eğitimin öncelikli görevi de her şeyden önce iyi bir insan, iyi bir yurttaş yetiştirmek olmalıdır.
Sınav ve diploma odaklı eğitim sisteminden kurtulup bir an önce sevginin, saygının, dostluğun, üretimin, paylaşımın, hakkın, hukukun, milli ve manevi değerlerin esas alındığı ve bunların bireysel anlamda en önemli kazanımlar olarak görüldüğü bir eğitim anlayışı geliştirmeliyiz.
Zorunlu temel eğitimin önce 5 yıldan 8 yıla, sonra da 8 yıldan 12 yıla çıkartılması bu yüzdendi ama geriye dönüp baktığımızda dünü arar noktaya geldiysek kabahatliyi uzaklarda aramamamız gerekir!..
Çocuklarımızın önünü sadece üniversite hayali koyduk, okula başlayan her öğrenciyi üniversite önünde yığmakla kalmadık hepsini üniversite mezunu yapmaya soyunduk.
Peki ya sonrası?
Onu çok düşünmedik.
Tıpkı okumak istemeyenleri doğru yaşta, doğru mesleğe yönlendiremediğimiz gibi!
Okulları nitelikli, niteliksiz diye ayrıştırdık,
meslekleri önemsiz diye sınıflandırdık,
sınav kazanları baş tacı edip kazanamayanları değersizleştirdik.
Başarılı olunan derslere değil başarısız derslere odaklandık,
sınavlarda soru sorulmayan ama kişilerin gelişiminde temel taşı olan dersleri yok saydık!
Eğer istenirse her çocuğun başarılı olabileceği bir alanın bulunabilineceğini göz ardı ettik, her mesleğin önemli olduğunu ancak acı tecrübelerden sonra öğrenebildik…
Geldiğimiz son nokta öfke seli oldu.
Hemen herkes gibi gençlerin de her konudaki tahammül sınırları alt üst olmuş durumda. Kendimize yapılmasını istemediğimiz ne varsa, onu başkalarına yapıyoruz!
Sabır sınırlarının zorlanması sadece ekonomik mi?
Çok önemli bir etken ama sadece ekonomiye bağlamak abartılı olur.
İşsizlik sinirleri germiş olabilir mi?
Fazlasıyla gerdi. Sadece kendilerini değil ailelerini de perişan etmiş durumda.
Liyakat? Moral ve motivasyon erozyonunda ilk sıralarda geliyor. Bugünün gençliği sınavlar yüzünden ne çocukluğunu yaşayabildi, ne de gençliğini. Daha iyi bir eğitim ve daha çok diploma için çok büyük fedakarlıklarda bulundu ama aldığı diplomalar bir işe yaramıyor. Liyakatın yerini mülakatın almasını kabullenemiyorlar.
Önlerini göremiyorlar! Kimse yarınından emin değil. İş bulamıyorlar, bulsalar yeterli ücret alamıyorlar alsalar da hayalini kurdukları hayatı yaşayamıyorlar. Ne kadar çok çalışsalar, ne kadar büyük fedakarlıkta bulunsalar hep daha fazlası isteniyor.
Hayat kuramıyorlar! 30’lu, 35’li yaşlara gelip de hala bir düzen kuramamak canlarını çok sıkıyor. Bırakın evlenmeyi, çocuk yapmayı, kendi başlarına ayakta kalmaları bile mucize olarak görülüyor. Statüleri ve maaşları ne olursa olsun aldıklarıyla yetinmeleri onlara göre mümkün değil. Araba neyse de ev almak hayal gibi geliyor kendilerine.
Eğitim?..
En çarpıcı mutsuzluk kaynaklarından birisi de eğitim.
İstedikleri okullarda okuyamıyor, istedikleri meslekleri seçemiyor, istedikleri sektörde ve işyerlerinde staj yapamıyor, çalışamıyor ve sürekli olarak yeterli donanıma sahip olmadıkları için aşağılanıyorlar. Bırakın kolejleri ve paralı üniversiteleri, büyük, küçük kent fark etmeksizin ailelerinin bulunmadığı farklı kentlerde devlet öğretim kurumlarında öğrenim görmek için bile aile bütçelerini aşan harcamalar gerekiyor. Çünkü yakın çevrelerinde gönül rahatlığı ile gidecekleri devlet okulları da kalmadı gibi…
Popüler kültür! Bugünkü nesil popüler kültürle büyüdü. Çok zor koşullarda yetişen anne babalar, çocukları için her şeyin en iyisini istedi, her türlü fedakarlığa katlandı. Onlar hep kendilerinden bir adım daha ileride olsun istedi. Ellerini soğuk sudan, sıcak suya sokturmadı.Yoksulluk nedir bilmesinler istedi. Değirmenin suyu azalınca, süreç uzayınca da işin içinden çıkılamaz hale geldi.
Sosyal medya!
Sosyal medya ile konuşmayı, yazmayı, paylaşmayı dar kalıplar içerisine hapsettik, derinliği ve ayrıntıları kaybettik. Yapay zeka ile de düşünceyi askıya alacağız. Sosyalleşiyor derken asosyalleştik, makinalaştık, bir kaç yüz kelime ile konuşuyor, yazıyor, düşünür hale geldik. Dijital Çağ’ın hep artılarından söz ettik, eksilerini hiç sorgulamadık…
Diziler
Gelişmiş ülkelerin tamamında diziler çekilirken ekipte mutlaka pedagog ve psikolog bulunmasına özen gösterilir, bazılarında ise zorunlu. Nedeni çok net: İzleyenlere ve özellikle de gelişme çağındaki çocuklara, gençlere yanlış mesajlar vermemeli ve yanlış rol modellerle özdeşleştirilmemeleri!
İnançlarını kaybettiler
Kendilerine tutunacak dal bırakmadık. İnandıkları, inanacakları ne varsa hepsini değersizleştirdik, kendilerine rol model olacakları sıradanlaştırdık, hakkaniyet duygularını kaybettirdik. Ayrıştırdık, bizi biz yapan ortak değerlerimizi yitirdik.
Empati ve tolerans. Günümüzde en çok ihtiyaç duyulan ama nedense en az başvurduğumuz değerlerden ikisi. Karşımızdakine kızarken, kendimize “Ben olsaydım ne yapardım, nasıl davranırdım?” sorusunu sormaktan, ne kadar hak etse de “Ona bir şans daha tanımalıyım” diyerek öfkemizin dozunu hafifletmenin hiç kimseye bir zararı olmaz!..
Daha onlarca satır başı belirleyip, sayfalar dolusu tespitlerde bulunabiliriz.
Peki ciddiye alan çıkar mı?
Gönül rahatlığı ile evet demek mümkün değil.
Peki böyle bu devam eder mi?
Etmemeli!..
Nedenini hepimiz çok iyi biliyoruz, bilmiyorsak da bu çok önemli konuya biraz zaman ayırıp havada kalan sorulara bizzat kendimiz cevap bulmalıyız!
Bulmalıyız ki harekete geçelim, doğruyu bulalım ve hepimizi huzursuz eden bu öfke selinden çocuklarımızı, gelecek nesillerimiz koruyalım, kurtaralım…
Üniversitelerimizin sosyal bilimler bölümleri, böylesi toplumsal konulara kafa yormayacaklar da hangi konulara kafa yoracaklar, yol gösterecekler?
Ne olur artık sadece akademik ünvan almak için değil biraz da ülkemizin kanayan yaralarına çare olacak bilimsel araştırmalara öncelik versinler.
Versinler ki “işte benim üniversitem” dedirtip, fark yaratabilsinler..

