Eğitim bir piramite benzetilir. En alta tüm öğrencileri kapsayan zorunlu temel eğitim olur, üstünde de üniversite yer alır. Bilim insanları ve öğretim üyesi hiyerarşisinde de araştırma görevlileri temeli oluşturur sonrasında ise elene elene doktor, doçent ve profesör olunur. Bizde ise tam tersi!..
Fakülte ve meslek yüksek okul sayımız liselerle yarışıyor, profesör sayımız da araştırma görevlisi sayısını aşmış. Peki asıl yükü kim sırtlanacak?
Herkesi üniversite mezunu yapacağız derken kalifiye ara insan gücünü yok ettik, genç ve yıldız takımlar sınav ve diploma peşinde koşan öğrenciler yüzünden sporcu bulamaz hale geldi. Çıraklık, kalfalık, çiftçilik tarih oldu. Başta hizmet sektörü olmak üzere pek çok alan yabancı çalışanların eline bırakıldı. Hem de milyonlarca gencimiz iş ararken.
“Olsun bütün bunların ne önemi var profesör sayımız araştırma görevlilerini, mühendis sayımız teknisyenleri, patron sayımız çalışan sayısını geride bıraktı. Kalkınma dediğin işte budur” diyen ya da böyle düşünen çok kişi çıkacaktır ama geldiğimiz nokta da ortada.
Peki sayıları zirveye ulaşan profesörlerimizden ne kadarı aktif olarak görev yapıyor, yaş ortalamaları ve emeklilik yaşları kaç, ne kadarı göstermelik, ne kadarı bu ünvanın ve oturduğu koltuğun donanımına ve liyakata sahip, dağılımları, maaşları, özlük hakları ne kadar adil? Olar bu durumdan memnun mu?
En önemlisi de böylesine tersine bir piramitin nedenleri ne?..
İşte bu konulara kafa yoran ve başına iş gelmesin diye ısrarla isminin paylaşılmasını istemeyen bir okurumuzun bu yöndeki paylaşımı:
“İnternette Karar Haber sitesinde yayımlanan bir habere rastladım.
Ser Danışmanlık isimli kuruluş tarafından hazırlanmış olan “2025 Araştırma-Geliştirme ve İnovasyon Raporuna” göre 2024-2025 döneminde profesör sayısı 40 bine ulaşırken araştırma görevlisi sayısı 39 bin seviyesine gerilemiş.
Oysa 2021-2022 döneminde asistan sayısı 50 binin üzerindeymiş ancak kısa bir süre içinde bu sayı düzenli olarak gerilemiş.
Benzer kayıp, öğretim görevlisi kadrolarında da görülmüş, okutman sayısı 35 bine kadar inmiş.
Böylece akademik hiyerarşinin tabanı daralırken, üst kademelerdeki yoğunlaşma belirgin hale gelmiş.
Haberde, akademik yapının omurgasını oluşturan kıdemli kadrolar hızla büyürken, mutfaktaki genç araştırmacı sayısının azalmasının, yükseköğretimdeki dengelerin seyrini doğrudan etkilediği vurgulanıyor.
Anadolu’da her duruma uygun çok güzel, anlamlı sözler vardır. Bunu okuyunca “Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa” sözü aklıma geldi birden.
Son 20 yılda ülkenin her şehrine hatta bazı büyük ilçelere çok sayıda üniversite kurduk.
Şehrimizin önemli bir kısmında birden fazla üniversite var.
Hele Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerimizde, apartman kampüslü onlarca üniversitemiz oldu. Ama buralarda modern üniversite eğitimini ve evrensel düzeyde bilimsel çalışmaları yürütecek nitelikli öğretim üyesi konusuna pek fazla önem vermedik.
Niteliği değil niceliği önceleyince, kısa sürede çok sayıda insana doçent, profesör unvanı verildi ve bunlar akademik kadrolara atandı.
Esasen bu konuda, sahte diplomadan, parayla yazdırılan tezlere; kişileri tanımlayan kadro ilanlarından, yöneticilerin ve rektörlerin yakınlarının akademik kadrolara atanmalarına kadar pek çok şey yazıldı, söylendi.
Hatta öyle oldu ki, atanacak kişinin bizzat yazdığı kendisini tanıtan özellikler sehven kadro ilanlarında yayınlandı.
Esasen bu durumlardan YÖK’ün de rahatsız olduğunu, zaman zaman üniversitelere gönderdiği yazılarda bu rahatsızlığı dile getirdiğini biliyoruz. Ama bu uyarıların bir yararı oldu mu sorusuna maalesef “evet” diyemiyoruz.
Hızla açılan üniversiteler için eski, köklü üniversitelerden hoca taşıyarak eğitim düşünüldü, bu amaçla Anadolu Projesi başlatıldı. Ama ne sonuç alındığını bilemediğimiz gibi son birkaç yıldır projenin adını bile duymuyoruz.
Keşke tüm bu profesör ve doçent kadrolarına atananlar gerçekten liyakat esas alınarak, o unvanı ve kadroyu gerçekten hak edenler arasından seçilse. Ama ne yazık ki, pek çok üniversitenin; eş dost, çocuk, gelin, damat, yeğen atamaları nedeniyle aile üniversitelerine dönüştüğü konusundaki haberleri sıklıkla okuyoruz.
Ha bir de profesörlerin emeklilik yaş sınırları uzatıldı.
Bu arada pek konuşulmayan bir konu da şu:
Bugün büyük şehirlerde mantar gibi artan çok sayıdaki özel sağlık kuruluşlarının her birinde, Anadolu’daki pek çok tıp fakültesinde olmadığı kadar doçent ve profesör unvanlı hekim çalışıyor. Bunların bir kısmı daha önce görev yaptıkları fakültelerdeki unvanlarını buralarda kullanıyorlar, bir kısmı halen çeşitli tıp fakültelerinin kadrolarında görünmekle birlikte bu özel sağlık kuruluşlarında fiilen hizmet veriyorlar. Yani iş bayağı karışık.
Öte yandan bu araştırmada da belirtildiği üzere üniversiteler hızla kan kaybediyor. Ne ilginçtir bu kayıp yıllardır artarak sürüyor ancak görmesi ve tedbir alması gereken kişi ve kurumlar tarafından maalesef görülmüyor.
Üniversitelerde genç araştırma görevlileri umutsuz, mutsuz ve küskün.
Ülkedeki işsizlik nedeniyle pek çok lisans mezunu, kadrosuz bir şekilde yüksek lisans ve doktoraya devam ediyorlar. Bunlardan az sayıdaki şanslı olanlar araştırma görevlisi kadrosu bulabiliyor. O da 50.d kadrosu yani geçici.
Ne yazık ki zaten yetersiz olan kadroların paylaşımındaki eşitsizlikler, akademik kadroların aslanın (ağzında değil) midesinde olması, atamalarda liyakate önem verilmemesi, ahbap çavuş ilişkileri, mobbing, düşük ücretler gibi herkesçe bilinen ancak ne yazık ki çözümü için hiçbir şey yapılmayan sorunlar nedeniyle bu gençler üniversitelerde kendilerine bir gelecek göremiyorlar.
Özellikle önde gelen, eski, köklü üniversitelerde yüksek lisansını, doktorasını tamamlayan, yabancı dil bilen, iyi eğitim almış olanlar fırsatını bulduğu anda üniversiteden ayrılıp ya özel sektöre geçiyorlar ya da dönmemek üzere yurtdışına gidiyorlar.
Ama öyle anlaşılıyor ki biz bu konuları daha çok konuşup yazacağız.
Sayın Güçlü yayınlarsanız lütfen adımı yazmayın. Saygılar…”
https://www.karar.com/guncel-haberler/turkiyede-kac-profesor-var-universitelerde-kac-ogretim-uyesi-var-2069468

