Eğitimde şiddet ve zorbalık ne zaman gündeme gelse, refleksimizi çoğu zaman iki noktada veriyoruz: güvenlik tedbirleri ve yeni dersler.
Zorbalık, kapıdaki polisi görünce yok olan bir davranış değildir. Şiddet, okul bahçesine güvenlik görevlisi girince buharlaşan bir kültür değildir. Empati eksikliği de bir ihbar hattıyla dolacak bir boşluk değildir.
Bu sorun daha derindir.
Daha köklüdür.
Sadece okulun duvarları arasında doğmaz.
Güvenlikçi yaklaşımın yanında bir başka refleksimiz daha var: Her toplumsal soruna yeni bir ders açmak.
Trafik sorunu varsa trafik dersi…
Sağlık bilinci eksikse sağlık dersi…
Çevre duyarlılığı zayıfsa çevre dersi…
Nezaket kaybolduysa nezaket dersi…
Şimdi de zorbalık ve empati için yeni bir ders…
İlk bakışta makul görünüyor. Çünkü eğitim önemlidir. Bilgi gereklidir. Çocukların trafik, sağlık, çevre, nezaket, vatandaşlık, medya okuryazarlığı, afet bilinci ve sosyal beceriler gibi alanlarda farkındalık kazanması gerekir.
Ancak burada gözden kaçırdığımız temel gerçek şudur:
Her sorunu ders yapmak, her sorunu çözmek anlamına gelmez.
Bazen ders açmak, sorumluluğu müfredata havale etmektir. Bazen yetişkinlerin çözmesi gereken bir kültür sorununu çocukların defterine yazmaktır. Bazen de toplumun aynaya bakmak yerine okula bakmayı tercih etmesidir…
Bugün eğitim sistemimizin müfredatına baktığımızda oldukça geniş bir tabloyla karşılaşıyoruz: değerler, vatandaşlık, rehberlik, trafik güvenliği, çevre eğitimi, afet bilinci, medya okuryazarlığı, hukuk, adalet, temel yaşam becerileri, görgü kuralları ve nezaket…
Peki, bu kadar ders varsa neden hâlâ bu kadar davranış sorunu yaşıyoruz?
Demek ki mesele yalnızca ders eksikliği değildir.
Demek ki mesele yalnızca konu anlatımı değildir.
Demek ki bilgi var ama davranışa dönüşmüyor.
Çünkü eğitim sadece anlatmak değildir. Eğitim; yaşatmak, göstermek, model olmak, tutarlı olmak ve çocuğun içinde bulunduğu hayatı dönüştürmektir.
Müfredat, sorun çözme deposu değildir. Her yeni sorun için yeni bir ders açmanın görünmeyen riskleri vardır. Müfredat parçalanır. Aynı kavramlar farklı başlıklar altında tekrar tekrar anlatılır. Empati, değerler, vatandaşlık, rehberlik, nezaket ve sosyal beceri çoğaldıkça bazen öz zayıflar.
Davranış değişikliği ders saatine hapsedilir. Oysa zorbalık kırk dakikalık bir konu değildir. Çocuk teneffüste zorbalık yapıyorsa, sınıfta empati anlatmak tek başına yetmez. Okul iklimi, öğretmen tutumu, rehberlik hizmetleri, disiplin anlayışı ve veli iş birliği birlikte güçlenmelidir.
Bir de ölçme meselesi var:
Empatiye not verilebilir mi?
Merhamet sınavla ölçülebilir mi?
Nezaket karneye yazılabilir mi?
Bir çocuk “iyi insan olma” başlığından kaç alır?
Davranışı nota hapsettiğinizde onu çoğu zaman bir performansa dönüştürürsünüz. Oysa çocuğun bazen daha fazla derse değil; daha fazla oyuna, sanata, spora, sohbete, dinlenmeye ve sağlıklı ilişkilere ihtiyacı vardır.
Çocuk sadece sınıfta büyümez.
Evde, sokakta, bahçede, ekranda ve hayatın içinde büyür.
Toplum olarak tuhaf bir alışkanlığımız var. Bir sorun yaşandığında ilk baktığımız yer okul oluyor.
Çocuklar saygısız mı? Okul eğitemedi.
Gençler öfkeli mi? Okul öğretemedi.
Trafikte insanlar tahammülsüz mü? Okul bilinç veremedi.
Çevre kirleniyor mu? Okul duyarlılık kazandıramadı mı?
Zorbalık arttı mı? Okul önleyemedi.
Peki, aile nerede?
Medya nerede?
Sosyal medya nerede?
Mahalle nerede?
Yöneticiler nerede?
Toplumun yetişkinleri nerede?
Bir çocuk yalnızca öğretmeninden öğrenmez. Babasının trafikteki öfkesinden, annesinin komşuyla konuşma biçiminden, televizyondaki tartışma programlarından, sosyal medyadaki linç kültüründen, siyasetin dilinden ve mahallede güçlü olanın zayıfa nasıl davrandığından da öğrenir.
Sonra bu çocuk okula gelir.
Biz de okuldan mucize bekleriz.
Oysa okul, toplumun dışında bir ada değildir. Okul, toplumun aynasıdır. Toplumda ne varsa okulun bahçesine de o düşer. Evde ne varsa sınıfa da o taşınır. Ekranda ne varsa teneffüse de o yansır.
Elbette okul önemlidir.
Elbette öğretmen önemlidir.
Elbette müfredat önemlidir.
Çocuk okulda “empati kur” cümlesini duyup evde aşağılanıyorsa ne olacak?
Sınıfta “şiddet kötüdür” denirken televizyonda şiddet dili alkışlanıyorsa ne olacak?
Öğretmen “saygılı ol” derken toplumda kaba olan kazanıyor, bağıran duyuluyor, ezen güçlü sayılıyorsa ne olacak?
Okul “zorbalık yapma” derken sosyal medya zorbalığı eğlenceye dönüştürüyorsa ne olacak?
İşte mesele tam da burada düğümleniyor.
Biz çocuklara ders ekliyoruz ama yetişkin davranışını yeterince konuşmuyoruz. Müfredatı değiştiriyoruz ama evin dilini değiştirmiyoruz. Genelge yayımlıyoruz ama toplumun üslubunu sorgulamıyoruz.
Eğitim yalnızca okulun işi değildir. Öğretmenin omzuna bırakılacak bir yük, ders kitaplarına sığacak bir faaliyet hiç değildir. Eğitim; evde başlar, okulda devam eder, sokakta sınanır, medyada şekillenir, toplumda karşılık bulur. Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Çocuklara empati dersi vermeden önce, biz yetişkinler empati sınavından geçebiliyor muyuz? Geleceği aydınlık, yarınları umut dolu nesiller için gerçekten “ÖNCELİĞİMİZ EĞİTİM” diyebiliyor muyuz?..
Ali Güngör

