Geçmişte kurulmuş aileler kalabalıktı; fazla çocuk sahibi olmak da pek yadırganmazdı. İşte o kalabalık ailelerden birinde doğmuş biriyim. Üstüne bir de tekne kazıntısıyım. Altıncı çocuk…
Benden önce doğmuş ikizlerle aramda altı yaş var. En büyüğüyle aramda ise on bir-on iki yaş fark bulunuyor. Onunla aramdaki mesafe, neredeyse babamla kurduğum mesafeyle aynı.
İşte böyle kalabalık bir ailede doğunca, ister istemez sözün çoğu zaman dinlenmeyebilir, merak edip sorduğun sorular yanıtsız kalabilir ve kolay kolay muhabbetin içine giremeyebilirsin. Kısacası, seni pek de kâle almayabilirler. Sen de konuşmak yerine bol bol dinlersin.
Çocukken gittiğimiz pikniklerde, ormandaki ağaçların da konuşmadığını ve sürekli dinler göründüklerini fark ettiğimden beri ağaçların arasında dolaşmayı pek severim. En güzel çocukluk anlarım da ormanlarda yapılan pikniklerdir.
Ormanlarda gezerken Nâzım Hikmet'in şu dizeleri de yoldaşım olur:
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Artık pikniklere pek gidemez olduk. Yaşım 47 oldu. Benim için ormanlar kıyafet değiştirdi. Eskiler buna “don değiştirmek” derlermiş ya, yanlış anlaşılırım diye ben kıyafet diyeyim. Çocukluğumun sessiz ormanları artık kütüphanelere dönüştü.
Ormanın ağaçlarından yapılan kitaplar, o günkü sessizliğini korumaya devam ediyor. Rafların arasında hiç olmadığım kadar rahat dolaşabiliyorum. Piknik günlerini andırıyor. Sanki her raf grubu, piknik yapan farklı aileleri temsil ediyor. Hepsi farklı konularda konuşuyor gibi. Güzel olan tarafı, her bir kitap grubuna rahatlıkla dâhil olabiliyorum. İstediğim kadar aralarında dolaşabiliyor, hangi kitabın muhabbetini seviyorsam onu alıp okuyabiliyorum.
Ormanlardan kütüphanelere evrilen bu huzurlu dönüşümün, pek çok insan için benzer duygular barındırdığına eminim.
Belki de bu yüzden kütüphanelerde kendimi hep ormanda hissediyorum. Çünkü her orman bir roman, her roman da içine girip dolaşabileceğimiz bir orman gibi.

