adscode

İlk Öğretmenlerimiz: Annelerimiz!

Yıl kaç, tam olarak bilmiyorum. 80’ler deyince az çok anlatabilmiş olurum yılın hangi zamanlara denk geldiğini. Küçüğüm, daha çok küçüğüm, savunmasızlığım bu yüzden (Hay yaşa Minik Serçe). Altıncı çocuğuyum ailemin. Aslında yedinci çocuğuyum da ilk çocuk, daha yaşını doldurmadan ölünce, nedense hiç yaşamamış gibi olmuş bizim ailede. Sadece annemin hatıralarında var.

cemozel2021@gmail.com




Arada bir deşip kanatıyorum annemin o yarasını ki, anısı bizimle yaşasın ilk abimin. Altıncı sıraya yükseliyorum; ama yedinciyim. Günlerden bir gün annem ameliyat olacak. Kadın Hastalıklarından. O da neyse. Sanki erkek hastalığı diye bir tabir var. Hastalıklarımız bile cinsiyetçi. Annemin hastaneye yatışının ne demek olduğunu bilemediğim için normalim, ta ki bir kaç geceyi onun yokluğunda geçirdiğim günlere kadar. Ameliyat oluyor annem. Bir anormallik seziyorum. Annem yok. Akşamı geceye bağlayan saatlerde bir güzel ağlıyorum çatlarcasına, boğazım kanarcasına. Anlatıyorlar, anlamıyorum. “Gelecek”, diyorlar, anlamıyorum. Anlamıyorum da anlamıyorum. Dünyanın en hüzünlü anlamayışları. Anlam arayışlarım. Bazı çocukların oyuncak isterken ağladıkları gibi ben de annem için ağlıyorum. Annem de annem.


Yorgunluktan, hüzünden uykuya dalıyorum. Derken günlerden Pazar oluyor. Görüş günüymüş. Hastanede de olsa annemi göreceğim. Elbiselerine sinen kokusunu depolayacağım hücrelerime. Öyle de hırslıyım. Hastaneye giderken keyfim artsın diye bir de simit tutuşturuyorlar elime. Kuru kuru yiyorum. Hastaneye varıyoruz. O zaman boyum ne ki, her gördüğüm büyüğü, “kocaman” zannediyorum. Bir güvenlik görevlisi önümüzü kesiyor.


“Çocuk giremez.”


“Etme eyleme memur kardeş. Üzme sabiyi.”


“Olmaz! Emir böyle.”


İşte ilk o zaman ölmek istiyorum. Bu münakaşada ağzımdaki simit parçası nasıl olmuşsa boğazıma gelmiş, orada dev bir taş olmuş. Ne yutkunabiliyorum, ne de nefes alabiliyorum. Boğazımdan bir geçirebilsem bağrıma basacağım taşlaşmış simiti; ama geçmiyor namussuz. Gözlerimdeki yaşlar, erkeklik gururumla çıkmamakta direniyor; ama patlatacak nerdeyse gözlerimi, sonrasında bir yolunu buluyor da akıp gidiyor yüzümün damar haritasında. Tadı tuzlu, ısısı sıcak, neredeyse yanağımı yakacak. Öldürseler, etimi koparsalar, o kadar acımayacak. Gözlerimin buğusundan, çevremde olup bitenleri göremiyorum. Bir süre sonra yaşlar yanağımda soğuyor; ama bu da acımı soğutmaya yetmiyor. Oturmuşum tahta bir sıraya, sadece duruyorum. Yanımdakiler teselli verici sözler ediyorlar. Duymuyorum. Bir sesler geliyor. “Cemo! Annen geliyor.” Anlamıyorum önce. Duruyorum öylece. Tekrarlıyorlar. “Cemooo!, Annen geliyor.” Kulaklarını havaya diken kurtlar gibi oluyorum, merdivenlere doğru bakıyorum. Gözlerimin buğusundan bir kadın silueti görüyorum. Arkasında parlak bir ışıkla merdivenleri iniyor. Hareli bir melek sanki. Meryem Ana. Annem olmalı. Büyük bir isyanla, ağlıyor, koşuyor, sanki bir rüyadan uyanacakmışımcasına anneme doğru koşuyorum. Bütün hücrelerim açık. Her bir kokusunu içime çekiyorum. Sarılıyorum, sarılıyorum, sarılıyorum. Annem yanaklarını boyumun hizasına indiriyor. Yaşlarımız birbirine karışıyor. Yüzündeki her bir santimetre karesini öpüyorum. Dakikalarca öyle kalıyoruz. O halime dayanamışlar. Çareyi annemi aşağıya indirmekte bulmuşlar. Bir itfaiye eri gibi yetişmese içimdeki yangını nasıl söndürebileceğimi düşünmek bile istemiyorum. Zor zanaat anne yokluğu ile sınanmak.

Biraz önceki ölüm isteğimden midir nedir, bir olgunluk çöküyor bedenime. Teselli oluyorum. Anlıyorum, iyileşip gelecek. Sabrı da işte o zaman öğreniyorum. Bu olgunluğumu mükafatsız bırakmıyorlar. Görüş günü olmadığı günlerde ise ablalarım ve abilerim beni akşam vakti hastanenin çevresinde gezdirmeye götürüyorlar. Uzaktan da olsa annemi görebilmek için. Anneme haber yolluyorlar. Bizim geleceğimiz vakit o da Kartal’ın o zamanki en yüksek binası olan SSK Hastanesinin hasta odasından bana bakacak. Onca ışıklı oda arasından, telaş içinde anneminkini seçmeye çalışıyorum. Abimler, ablamlar tek bir yumruk olmuşlar, annemin olduğu pencereyi gösteriyorlar. Tek bir ağızdan annemin olduğu pencereyi gösterme gayreti içindeler. Ben aşağıdan yukarıya bakıyorum, o da yukarıdan aşağıya. Birbirimizi görüp deliler gibi el sallıyoruz. Ben el sallarken zıplıyorum da aynı zamanda. Sanki zıplayınca daha bir yakınlaşıyormuşum gibi geliyor anneme. Gitme vakti geliyor. Arkama dönüp dönüp el sallıyorum…

***

Yine 80’li yıllar. 80'li yılların ortalarında, okuma yazma bilmeyen yetişkinlere, okullarda ders verirlerdi. Anneme sorsam hatırlamaz şimdi. Üzerinden epey zaman geçmiş. Beni o yaşlarda bırakacak kimse olmadığı için de yanında götürürdü. Annem benim ilk sıra arkadaşımdı. Aynı sıraları paylaşmamız ondan. İlk harfleri o sıralarda tanıdım.

Geçenlerde kızımla konuşmalarına şahit oldum.

Pamira: Babaanne sen okuyabiliyor musun?

Annem: Okuyorum; ama anlayamıyorum. 

Annemin bu cevabı, beni çok eskilere götürdü. Çok iyi okuyamazdı. Heceleye heceleye okuyor, okurken de çok fazla zaman kaybettiği için ne yazdığına odaklanmıyordu. Anlamayınca da morali bozulup bırakıyordu okumayı. İşte o bıraktığı bayrağı ben taşımak istiyorum. Başta, okuma yazması olmamasına rağmen çocukları okusun, iyi birer insan olsunlar diye varını yoğunu ortaya koyan bütün annelerimizi en derin sevgimle anmak istiyorum. Onlar bizim ilk öğretmenlerimiz. Okuldaki öğretmenlerimizin ellerine teslim edilene kadar birçok şeyi onlardan öğrendik. Oturmasını kalkmasını, bir büyükle nasıl konuşulması gerektiğini, yediğimiz nimetlere saygıyı, vücudumuza iyi bakmamız gerektiğini, başkalarının eşyalarını izinsiz kullanmamayı ve daha pek çok şeyi önce annemden öğrendim. İlk sıra arkadaşım olduğu kadar ilk öğretmenimdi de aynı zamanda. İlk öğretmenlerimizin yeri doldurulamaz.

Bugün Anneler Günü. Nerede olurlarsa olsunlar, hep yanımızda olan, başta cennetteki annelerimiz olmak üzere bütün annelerimizin Anneler Günü kutlu olsun.

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

Etiketler :
    1 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (1)
Yazarın Diğer Yazıları
Her Eve Bir Kitap Kurdu
Kısa Yoldan!