Görmediğimiz bir şeyi bilemeyiz; ama illa ki her şeyi de görecek değiliz ya. Hoş, görsek de bakmayı bilmedikten sonra görme eylemi yersiz kalıyor. Edebi anlamda güçlü bir yazarı okuyunca heves edip güzel konuşmak, güzel yazmak istiyor insan.
Tüyap Kitap Fuarına ilk gittiğimde görmüştüm yazarı. Sene 98 ya da 99 olmalı. Birisiyle konuşuyordu. O kadar dikkatli bakmıştım ki korkutmuş bile olabilirim; ama hepsi hayranlıktan. Şu ana kadar elim hiçbir kitabına gitmemişti. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Çok mu geç kaldım okumaya, yoksa, "Yaşasın" mı diye bağırmalı mıyım, onun ve ona dair bir sürü kitabı okumak için sabırsızlandığım için?
Yazarın yaşadığı dönemle benim dönemim az da olsa kesişmiş olacak ki şu an unutulup giden bazı tabirleri kitabında okuyunca tuhaf oluyorum. Eskiden, şarkıcı denmez, ses yıldızı denirdi, diyor. Ses yıldızı tabirini uzun zamandır duymuyordum. Eski bir dosta rastlamış gibi seviniverdim.
Kitapta edebiyatla içiçe geçmiş yemek tarifleri var. Bir heves, acaba şu patatesli böreği ben de denesem yapabilir miyim, diye bir şevk gelmiyor değil.
Bu yemek tariflerinde benim dikkatimi en çok çeken şey, ömrünü tüketmeye yüz tutmuş kelimeler oldu. Mesela yemek tariflerinde pek sık kullanıldığı için eskiden ne kadar da çok hayatımızda yer ediniyormuş diyerek tülbent kelimesine bir parantez açıyor.
Yazımızın başlığını süsleyen kofana kelimesi de onlardan biri. Büyüklüğüne göre çinekop, sarıkanat ve lüfere kadar bildiğim balık türünün bir büyüğüne de kofana denirmiş. Balık tezgahlarında lüfere bile pek nadir rastladığımız şu günlerde kofanayı görmeden, varlığından haberdar olmak imkansız gibi görünse de okuyarak bu açığımızı kapatıyoruz. Bilmemek ayıp değil okuyup da öğrenmemek ayıp diyerek kendimizi biraz haklı çıkaralım. Orta Asya'nın deniz görmemiş bozkırlarından gelenlerin bir ferdi olarak balıkla aramın çok da iyi olmadığına şaşmamak gerekir. Bellediğimde doğru kaldıysa Sunay Akın bahsetmişti bir kitabında. At üstünde bozkırlardan sahillere doğru yola revan olanlara, balık tezgahlarında balığı sevdirmek ve onlara albeni kazandırmak için "Derya kuzuları bunlar" denmesi bundanmış.
Yazarımız nesli tükenen kelimelerden dem vururken yemek yapma aşamasında daha önce yapılan bir ritüelin de ortadan kalktığını hissettiriyor. Eskiden bakkaldan alınan pirinçlerin içinde taş olurdu. O taşlar ayıklanmadan yemek yapımına başlanmazdı. Artık pirinçler, taşlardan ayıklanarak paketleniyor. Yazarımız belki de “Ayıkla pirincin taşını” tabirinin de yok olacağı endişesini taşıyordu.
Gelelin balıkları kızatma tarifinde kullanılan bir tabire. İçinde henüz bir şey kızartılmamış yağa da bâkir denirmiş.
Kitabın birçok bölümden oluştuğunu da söylemeliyim. Onlardan biri de “En büyük kadın şöhretimiz” başlığını taşıyor. Bu bölümde hiç aklınıza gelmeyecek bir kadından bahseder yazarımız. Bu pek şöhretli kadına dair Refik Halid’in eserinden, günümüzün çok satışlı romancılarını çatlatmak istercesine, bir bölüm alır kitabına:
“Ya eserinin hala kapışıla kapışıla alındığını, rağbetten bir zerresini kaybetmediğini, ve her sene, milyonlarca, hatta -hiç mübalağam yok- milyarlarca yenisinin satılığa çıkarılıp, dört beş ayda tükendiğini söylersem ne buyuracaksınız?”
Merak ettiniz mi kim olduğunu. O zaman şu alıntıyı da okuyun Ayşe Kadın’a dair:
“Yeni ve eski dünya fakültelerinde kafa patlatmış nice ziraat ve nebatat mütehassıslarımızın yapamadığını sen yaptın. Beykoz’un bir ücra bostanında, yaz demedin, kış demedin, iki büklüm toprağa eğildin, çapaladın, eşeledin, fundaladın, gübreledin; çeşit çeşit fasulyeleri en iptidai vasıtlarla birbirine aşıladın, akrabalaştırdın; köylü aklın ve köylü bilginle ortalara alimleri hayran bırakan bir ‘ıstıfa’ (saf hale gelme), bir ‘seleksiyon’ numunesi, bir şaheser koydun. Millet de büyük bir kadirşinaslıkla o esere senin adını koydu; adın müebbet oldu!”
Sevgili okurlar, meşhur Ayşe Kadın Fasülyesinin hikayesi de böyle işte.
Eskiden yangın kulelerinde dumanı tüten bir yer gördüğünde “Yangın var” diye, herkesi teyakkuza geçirenlere de köşklü denildiğini yine bu kitaptan öğrendiğimi söylemiş olayım. Bir de sefertaşına ağıt yakıyor yazarımız. Şöyle diyor: “Sefertası da dilden çıktı çıkacak. Babam da bazan sefertası götürüdü. Bir yerden bir yere yemek taşımaya yarayan ve tabak yerine kullanılan kaplar takımı.” Yazarımız umarım bu konuda yanılıyordur; çünkü böyle giderse bu varlıkta (!) sefertasları yeniden moda olabilir ahalimiz arasında!
Yarın Kitap Kulübünde konuşacağız bu kitabı. Şefin tavsiyesi misali, Direktörüm Deniz Bey'in önerisiyle okudum bu kitabı. Biraz geç tanıştım yazarla; ama iyi ki de okumuşum. Demek ki vakti geldi de okuyorum.
Sahi, kitabın adını vermeyi unuttum. Selim İleri'den "Oburcuğun edebiyat kitabı"
Gerisi size kalmış: İster afiyetle ister keyifle okuyun.

