Bu topraklar nice değerli yazarlar yetiştirmiştir.
Övünmeliyiz hepsiyle.
Orhan Kemal'den Yaşar Kemal'e, Nazım Hikmet'ten Mehmet Akif'e, Halide Edip'ten Sevgi Soysal'a, Necip Fazıl'dan Cemil Meriç'e, Reşat Nuri'den Sabahattin Ali'ye, Ercan Kesal'dan Ahmet Büke'ye, Buket Uzuner'den Müge İplikçi'ye, Hakan Günday'dan Emrah Serbes'e .. saymakla bitmez.
Bitmesin de. Kimbilir daha nice yazar var henüz kitaplarıyla tanışma şansını elde edemediğimiz.
Bu listeye girmeyi hak eden bir yazarla tanıştım. Bilenler bilir, Mikroskope edebiyat dergisinde de yazıyorum. Deneme ve öykülerimi yayınlatmakla birlikte daha önceden adlarını duymadığım yazarlarla tanışmak, edebiyat dergilerinin en büyük kazançlarından biridir kuşkusuz. Dergide Bayram S. Taşkın adlı bir yazarın öyküsünü okudum: Babaannemin masalları (https://www.mikro-scope.com/sahadan/babaannemin-masallari/). Uzun zamandır böylesine sıcak ve dokunaklı bir öyküyle karşılaşmamıştım. Hatta bu öykü, babaannemle ilişkimi bile sorgulatmıştı bana.
Daha sonra bir vesileyle tanış oldum yazarımızla. Dost olduk henüz birbirimizi görmeden. Edebiyatla uğraşanlar, pek takılmazlar ille de fiziki görüşmeye. Yazılarımızla besledik birbirimizi, bol bol telefon konuşması yaptık, kimi kısa kimi de uzun mu uzun.
Romanları çıktı sevgili Bayram'ın. Öyküsü böylesine başarılıysa, romanları ne de etkilidir diye düşünerek Sabancı Üniversitesi'nde uzun yıllardır sürdürdüğüm Kitap Kulübünde de bir kitabını okutmaya karar verdim: Unutulmuş zamanların hikayesi.
Roman olmasına rağmen başlığında hikaye kelimesinin geçmesi, beni ziyadesiyle sevindirdi; çünkü öykü benim için romandan bir adım önde gelir.
Aynı zamanda edebiyat öğretmeni de olan Bayram S. Taşkın, bu romanında kambur ve cüce karakterleri üzerinden bir olay örgüsü sunuyor okurlara. Cüce olan fenalığı seçmiş kendine. Kamburumuz ise ne olursa olsun iyi kalmadan yana. Yolları kesişiyor bu iki roman karakterinin. Kamburumuz aynı zamanda sağır ve dilsiz; ama gözleriyle konuştuğunu ilk olarak ablası keşfediyor, kafesine sığmayan koca yürekli kahramanımızın. Nazar dilini bildiğini anlayan biri daha var: Serçe!
Serçe mi kim? O kadarını da kita ba bırakalım.
Sağlam bir olay örgüsü olan bu eser, her iki kahramanı da kitabın merkezine alıyor; ama yazarımız iyilikten yana olduğu için kamburu daha çok ön planda tutuyor. Bu iki ana karakterin yanında da bir sürü yan karakter var. Hepsi renk katıyor romana. Bir film izliyormuşçasına heyecanlanıyor, elinizden bırakamıyor ve bitmesin diye de endişeleniyorsunuz. Bu kitabı cin aynasında seyretmeyi ne çok isterdim. Ben cin aynası diyeyim, siz beyaz perde anlayın.
Kitabın kurgusal anlamda öyle bir döngüsü var ki, sonsuza kadar okunabilirmiş hissi yaratıyor.
Bayram S. Taşkın'ın kalemi de çok güçlü. Betimlemelerinin altını çizip, defalarca okuyacaksınız.
Kitap Kulübündeki arkadaşlar da çok beğendiler. Siz tavsiye etmeseniz hayatta okumazdım dedi bir kulüp üyemiz. Haksız da sayılmaz. Bu güzel tesadüf olmasaydı belki ben de yazarımızdan mahrum kalacaktım.
Yazarımız İstanbul'da yaşıyor olsaydı bu kitap bir şekilde daha tanınmış yayınevlerinden de çıkabilirdi. Yazarımız Nevşehir'den. Tıpkı çok sevdiğim bir başka yazar olan Ercan Kesal gibi. Nevşehir'in peri bacalarından mıdır yoksa peri gazozundan mıdır bilinmez, yazarları sizi kitabın içine hapsediyor.
Bu kitabı okumayı herkes hak ediyor. Sırf ben ve kitap kulübü üyeleri bu ayrıcalıktan yararlanmasın, herkes okusun diye bu yazımı kaleme aldım. İyi ki bu kitabı okumuşum dediğinizde benim mi kulaklarım çınlar yoksa yazarımızın mı, işte orasını kestiremiyorum.
Şimdiden keyifli okumalar.

