adscode

Eğitmen olmak

Eğitmen olmak; el uzatmak, en umutsuz anda öğrencinin geleceğindeki iz olmak demektir.

damlaaktan@gmail.com




Bu yazıyı yazmak için geciktim. Ama hayat kurgulayabildiğimiz bir şey değil. Biz ancak, o kurgulayamadığımız şeye çocukları nasıl bir eğitimle ve nasıl eğitmenlerle hazırlayabiliriz onu konuşabiliriz.

Önce neden geç kaldım onu söyleyeyim. Çünkü ilkokul 2’den lise sona dek okuduğum ve İzmir’in sayılı kolejlerinden biri olan, mezunu olmaktan da gurur duyduğum Özel Çakabey Okulları’nın ilk sahiplerinden İzmirli iş adamı çok değerli Önder Esen, Temmuz’da vefat etti. Konunun bu yazıyla alakasına gelelim. Size, onun ve bir iki diğer ismin üzerinden eğitmen olmayı anlatacağım da o yüzden önemli.

Lise 2 yazında, ani bir kararla 2 yıl boyunca istediğim ama aslında benle uzaktan yakından alakası olmayan bir bölüm seçmek üzere olduğumu fark edip, “Ben asla Uluslararası İlişkiler okuyamam” dedim. O yıllar Sözel bölümün değerinin ve ek puanının düşük olduğu ve dolayısıyla okulların o bölümü çok da açmadığı yıllar. Çakabey’de de yok. Ben de bir TM öğrencisiyim, mini minnacık. Bu idraka ulaştığımda, bir teneffüste minnacık boyumla rahmetli Önder Esen’in kapısında bittim. Sekreteri bile yoktu, elimde ÖSS kitapçığı, kapıyı çaldım ve içeri girdim. Kendisi o yıllarda Çakabey’in sahibi.

“Hoş geldin” dedi bana.

“Merhaba Önder bey” diyerek önüne ÖSS kitapçığını açtım ve yine minnacık cüssemle anlatmaya başladım. “Ben İletişim okumak istiyorum ve sizin burslu öğrencinizim. TM öğrencisi olarak Sözel bölüm tercihi yapamıyorum, yapsam da en yüksek puanı bile alsam seçim yapamıyorum puanım düşüyor. Ben sizin burslu öğrencinizim, siz benim iletişim okuma hakkımı elimden alamazsınız. Sözel bölüm açmanız lazım.” dedim.

Bugün hala düşünürüm, herhalde bedenimin altında bir tane daha ben vardı, bu ne cesaretse!

Yaklaşık 1 dakika kitapçığa baktı, kafasını kaldırdı ve şöyle yanıtladı.

“6 kişi olmadan açamam, bul 6 kişi açalım. Ama fark derslerini de vermeniz lazım. Tamam.”

****

Sonrası, 6 kişi bulundu, onlara itinayla o fark dersleri çalıştırıldı ve Çakabey o 6 öğrenci için sözel bölüm açtı. Kendi sınıflarımızda kaldık ancak belli derslerde ayrılıyorduk. Sonuçta Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazanacak puanı aldım evet; ama ben hariç hepsi sözel bölüm kazandı; ben uluslararası ilişkiler okudum. Buranın detayına girmiyorum çünkü o ailenin eğitim seçimlerimiz üzerindeki etkisi ve sonuçları üzerine bambaşka bir konu.

Ama, burada önemli olan nokta; bir okul sahibi olarak Önder Esen’in o zaman kapısına gelen bir öğrenciye yaklaşımı aslen. Çünkü eğitmen olmak; her şeyden önce elinde olmayanı o öğrenci için kolay kılacak şekilde oldurmanın türlü yollarını bulmak ve elinden geleni yapmak demek.

****

Üniversite bire başladım, İzmir’in ilk vakıf üniversitesinin üzerine titrediği burslu öğrencilerinden biriyim. Ne yaptığımı fark edip ilk birkaç ay içinde depresyona girdim. 20 dakika haber dinleyemeyen bir öğrenci için 45 dakika siyasi konu dinlemek bir Çin işkencesinden hallice sayılabilirdi. Not alamamayı hiç saymıyorum. Mideme vurdu konu, hatta tansiyonum 3’e düşmeye ve bayılmaya başladım, hastanelik oldum. Okulun burslu öğrencisiyim ve finallere giremiyorum. O dönemde koşullar ve kurallar şimdiki kadar esnek değil; minnacık okulun göz bebeği yeni öğrencileriyiz. Ailem girdi devreye. Sınavlara giremediğim için bursum kesilip de okuldan atılmayayım diye yönetimle görüşmüşler. Haberim yok. Kolumda iğne ve serumlar öylece yatıyorum. 17 yaşında biri için zor bir süreç. Beni hastaneden çıkartıp Mütevelli Heyet Başkanı’na ve Rektör’e götürdüler. O yıllarda kafasını kaşımaya vakti olmayan insanlar bana birer saat zaman ayırdılar. Sosyal faaliyetlerimi, başarılarımı, dans edişimi bile araştırıp öğrenmişler. Benle ilgili adeta Mit araştırması düzeyinde bilgileri var. Neler yapmak istediğimden, bunları burada nasıl yapabileceğimden bahsedip, bir de beni sahneye atıverdiler. 4 yıl, önce onların bana inancı, ardından arkadaşlarımın desteği ile hem mezun oldum, hem mezun olduğum üniversiteyi büyüttüm ve bir kurum nasıl sıfırdan büyütülür öğrendim. Çünkü eğitmen olmak gözlemlemek ve yatırım yapmaktır.

****

Yıllar geçti. Yolum İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde idari ve akademik pozisyonlarda çalışırken çeşitli öğrencilerle kesişti. İdaride çalışırken, hiç unutmam bir anım var. Gencecik, sessiz sedasız çekingen bir kız gelirdi ofise. Erasmus’a gidecek. Evraklarını hazırlıyoruz. Ofise her girip çıkışından sonra ofisteki arkadaşım “Bu kız hiçbir şey yapamayacak” diyor. Nasıl sinir oluyorum çünkü belli ki var bir derdi ya da mizacı çekingen. Sabırla destek oldum, hiç yargılamadan. O kız gitti, çok başarılı sonuçlarla geldi. Sonradan öğrendik ki, meğerse o dönemde babasını kaybetmiş. Çünkü eğitmen olmak, önce yargılamamayı ve her koşulda başarabileceklerine inanmayı gerektirir.

****

İnanmak demişken… İlkokul birdeyim. Okumayı öğrenme aşamaları… Öğretmenin biri çağırmış annemi, demiş ki “Sizin kızınız okuyamaz, okursa ben bu mesleği bırakırım.” Zavallı annem kara kara bir hafta acaba benim kızımda bir sorun mu var diye düşünmüş. Bir hafta sonra hatırlıyorum, o zamanın düdüklü şekerlerinin üzerindeki İngilizce ismi Türkçe’ye çevirerek okumuştum. Kadıncağız telefonla konuşuyordu, şoktan donakalmıştı “Ay dur bu kız okuyor galiba…” diye. Çünkü eğitmen olmak, en önce çocuğun potansiyeline karşı önyargılı olmamak ve bir çocuğu en zor koşullarında bile desteklemektir. Zira belki de 31 yaşında doktora bitirmemin sebebi o adını ve hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğim öğretmenin bilinçaltıma kodladığı başarma güdüsüne karşı geliştirilen inat.

****

Sonra idari kadroda çalışırken benzer bir deneyim yaşadım. Bir öğrenci düştü önüme. Annesi ölüm döşeğinde, hastaneye vedalaşın diye çağırmışlar kızın o gün sunumu var, okula gelirken haber geliyor, kız o halde bile okula gelip sunum yapmış. Annenin tek isteği hastane masrafları çok olduğu için kızı devam edemeyecek olmasın diye, kısmi bursa alabilmek. Okulun sahibi ile temas kurmasına vesile olmaya çabaladım. Birlikte çağırdı bizi yanına. Sonra ben çıktım ofisten… Arabaya oturdum telefonum çaldı, ağlıyor kız. “Damla abla bana burs verdi” diye… İnanır mısınız bilmem, bu olay oldu, birkaç hafta sonra annesini kaybettik. Bu olay benim için ekstra hassastır o nedenle daha fazla detay vermek istemiyorum ama böyle onlarca hikayeye şahidim. Çünkü eğitmen olmak; el uzatmak, en umutsuz anda öğrencinin geleceğindeki iz olmak demektir.

****

Şimdi yine bir eğitim kurumunda çalışıyorum. O da İzmir’in yine en köklü kurumlarından marka bir okul. İzmir Türk Koleji… Burada da, İTK değerleri ile yetişen ve yarınlara iz bırakan onlarca çocuğu yetiştirmek için emek veren personel ve öğretmen tanıdım kısacık sürede. Hepsinde tek bir şey gördüm yine. Eğitmek demek, geleceği şekle sokmak demek…

O yüzden, tüm eğitimcilerden tek bir ricam var. Bugün bambaşka bir lisans eğitimi almış olsam da, bir iletişimci, yazar ve hala kısmen akademisyen olarak çabalıyorsam, bunun sebebi taa o lise 2 sonbaharında bana inanıp kapılarını açan rahmetli iş insanı Önder Esen sayesindedir. İşiniz çok kutsal ve çok zor şartlarda bile olsa çok büyük bir misyon taşıyor. Fark edin ve asla unutmayın. Lütfen…

Önder Esen’in ruhuna rahmet ve tüm eğitimcilere saygıyla…

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)