adscode
adscode

Neden Ölüyoruz?

Oda TV haberi ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2002–2018 arasında 17 yılda 50 bin 378 kişi hayatına son verdi. Verilere göre söz konusu dönemde, Türkiye’de her sene ortalama 2963, her ay 246, her gün 8 kişi intihar etmiş.

damlaaktan@gmail.com




 

 

Bu bilgiyi mezunu ve uzun dönem idari/akademik çalışanı olduğum İzmir Ekonomi Üniversitesi eski genel sekreteri sosyal medyada paylaştığında edindim. Bundan bir iki gün evvel de, neden intiharların bunca arttığına dair bir sorgulama okumuştum bir yerlerde.

 

Neden?

 

Birkaç başlık altında toplamaya çalışalım şimdi.

 

İlk önce şunu sorgulamak gerek belki de... İnsanlar neden eskiye göre daha mutsuz?

 

Mutsuzuz çünkü hayat ve ilerleyen teknoloji, artan iş yükleri, sürekli daha fazlasını bize dayatan pazarlama dünyası tatmin duygumuzu azaltırken bizi hep daha fazlasını, daha yenisini, daha ilerisini istemeye ve bir türlü elimizdekiyle tam olarak yetinememeye ve dolayısıyla mutlu olmamaya itti. Kıyasların arasında kayboluyoruz. Kaybediyoruz.

 

Ekonomik dünyanın zorluk ve eşitsizlikleri, insanların kendilerine olan inancını azaltırken, insan eliyle kurduğumuz sistemin köleleri olmaya başladık gün geçtikçe. Dört kişilik bir ailenin hiç düşünmeden yaşamına son vermesi, yaşamı sevmemelerinden değil, kendilerine ve hayata olan inançlarını kaybetmelerinden ileri geliyor.

 

Bunun çözümü ne ekonomik koşulları birden bire Tinkerbell’in sihirli eli değmişçesine değiştirmekte  -ki zaten yapamayız tek başımıza-, ne de çok daha iyi eğitim koşulları sağlamakta belki de. Bunları yapmak elbette gereklilik ama bundan daha önemli bir şeyi başarmalıyız belki de ülkece.

 

İnsanı yeniden insana inandırmak. İnsanı yeniden birbirine inandırmak.

 

İnsanı yeniden yaşamın sadece maddeden ibaret olmadığına, en çetin ve en zorlu yollarda bile her sabahın yeni bir gün olduğuna, kimliksel iç savaşlarımız bittiğinde, gün sonunda bir limon satıcısıyla bir akademisyen veya bir cumhurbaşkanı arasındaki tek farkın bizim onlara seslenirken koyduğumuz etiketler olduğuna ve bunun aslında bir fark olmadığına, özde aynı güce, özde aynı iyiliğe sahip olduğumuza yeniden inandırabilmek. Kapitalist sistemin getirdiği katmanları insanlığımızla aşabilmeyi başarabilmekte. Daha azıyla yetinip daha çok paylaşarak tatmin olabilmekte. Paradan daha büyük şeylerle de tatmin olabilmeyi öğrenebilmekte.

 

Kolay değil elbet bu. Bir çocuğa okuma yazma öğretmekten, bir çalışana iş öğretmekten bile daha zor hatta. Çünkü insana dair ne varsa, bilinmiş tüm kodları, öğrenilmiş tüm çaresizlikleri yıkmayı gerektiriyor. Bu ise, dünyanın yaratılış anına denk gelen bir iç güç belki de...

 

Sıklıkla,kavgaların temelindeki egoyu ayrımsamayız çünkü bilinçaltına aittir. Yapmadığımız ya da yapamadığımız tüm seçimlerin ardındaki korkuları görmeyiz çünkü ruha dairdir. Ayrıştırmaların ardında saklı yatan öfkeyi, ötekileştirmeyi hep başkalarının hesabına yazarız. Oysa hesap bizim hesabımızdır. Siyasilerin arkasındaki güç mücadelesinin bile sınırları koruma kaygısından, güç mücadelesinden geldiğini unuturuz. Başkalarının seçimleri kadar kendi seçimlerimizden beslenir tüm ilişkiler, mutluluklar ya da mutsuzluklar. Oysa bunu aynaya bakar gibi görebilmek, görmeyi geçtim kabul edebilmek belki de bu hayattaki en zor şeylerden biri. Çünkü başkasını değil, en önce kendini yönetmeyi gerektiriyor.

 

Elbetteki dört kişilik bir ailenin yaşamına maddi zorluklarla son vermeyi seçmesi sadece maneviyata dair bir eksiklik değil. Ama, bize dair bir eksiklik. O kadar birbirimizden uzak yaşıyoruz ki... O kadar yardım etmeyi unuttuk ve kendi derdimize düştük ki. Onların yardım isteyebilmeyi unutmaları kadar, sormayı unutmakla suçluyuz belki de birbirimize nasıl olduğumuzu. Onların kendi yaşamlarında neyi yapıp yapamadıklarını bilmiyorum ama, yaşama son vermeyi gerektirmenin umutla bir ilgisi olduğunu biliyorum.

 

İnançla bir ilgisi olduğunu biliyorum. Yaşamı sevmekle bir ilgisi olduğunu biliyorum.

 

Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılında üniversitelerde 7 milyon 740 bin 502 öğrenci okuyormuş. Öğrencilerden 7 milyon 134 bin 674'ü devlet, 595 bin 116'sı vakıf üniversitelerinde, 10 bin 712'si de vakıf meslek yüksekokullarında öğrenimine devam ediyormuş. Bu rakama doktora öğrencileri dahil mi bilmiyorum ama İŞKUR'un Haziran ayı verilerine göre, İŞKUR'daki kayıtlı işsizlerin 899'u doktoralı, 20 bini yüksek lisans mezunu, 664 bini ise lisans mezunu. Böyle bir ortamda, sabah okuduğum bir haberi de sorgulamadan edemedim. Gaziantep’de Suriyeli vatandaşlara lise denklik diploması veriliyor ve Türkiye’de istedikleri üniversitede eğitim hakkı alma şansı tanınıyormuş. Her öğrencinin, dili, dini, uyruğu ne olursa olsun, eşit eğitim alma hakkına, eşit yaşama hakkına inanıyorum. Ama haberi görünce sorgulamadan edemedim. Doktora mezunu işsizlerin bile bunca fazla olduğu bir günümüz Türkiye'sinde, bu insanların kendi yurtlarını barışa teşvik edecek siyasi kararlar, eylemler almak yerine, bu vatandaşlar neden daha çok ülkemizde kalmaya teşvik ediliyor? Üniversiteye istediği yerde gitmekte elbet serbest olabilir ama belki de mezuniyet sonrası çalışma koşulları ile ilgili belirli düzenlemeler yapılmalı acilen... 

 

Slovenya’da Social Tea House diye bir sosyal girişim başlatılmış mesela. Çocuk Esirgeme Kurumları’ndan ayrılma yaşı gelen çocukları hayata hazırlamak için eğitimler veriliyor. İşletmecilik, pazarlama, temel bilgiler vb. alanlarda eğitimleri verilen çocuklar Social Tea House ismi verilen bir kurumda önce staj yapıyor sonrasında da devam etme şansı olabiliyor veya hayata daha donanımlı eklenebiliyor.

 

Demem o ki? Onlar yapabiliyorsa biz de yapabiliriz. Çeşitli yollarla...

 

Biz bizi korumayı, umudu korumayı, yeni yollar bulmayı, açmayı öğrenip öğretmedikten sonra, ölümü suçlamanın anlamı yok hayatta.

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

Etiketler :
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)