adscode
adscode

Eğitim Sen'den MEB'e 10 temel uyarı!

2019-2020 eğitim-öğretim yılı 9 Eylül Pazartesi günü başlayacak. Yeni eğitim yılı başlarken Eğitim Sen tarafından hazırlanan "2019-2020 Eğitim Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu" raporu da açıklandı.

Eğitim Sen'den MEB'e 10 temel uyarı!
Sendikalar
Güncelleme : 07-Eyl-19 14:42



İşte Eğitim Sen'in raporu:

"2019-2020 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI BAŞINDA EĞİTİMİN DURUMU

2019-2020 eğitim-öğretim yılı 9 Eylül Pazartesi günü başlayacaktır. Resmi ve özel öğretim kurumlarında görev yapan 1 milyonu aşkın öğretmen  ve 18 milyona yakın öğrenci her yıl olduğu gibi bu yıl da çok sayıda sorun eşliğinde yeni eğitim öğretim yılına adım atacaklar.

Eğitimin niteliğinde yıllar içinde yaşanan gerileme, eğitimde yaşanan ticarileşme uygulamaları, okulların fiziki altyapı ve donanım eksiklikleri, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocukların dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, öğretmenlerin mesleki gelişimine yönelik piyasacı müdahaleler, çocukların barınmak zorunda bırakıldıkları yurtlarda taciz ve istismara uğraması, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulamasının sürmesi, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu ve bunun gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin belli başlı sorunları olarak dikkat çekmektedir.

Türkiye’de son bir yıl içinde belirginleşen ekonomik kriz ve yüksek enflasyon nedeniyle halkın satın alım gücünün düşmesi nedeniyle 2019-2020 eğitim-öğretim yılında öğrenci velilerinin yapacakları eğitim harcamaları belirgin bir şekilde artmıştır. Eğitime ilk kez adım atacak olan pek çok öğrenci hangi şartlarda eğitime başlayacağının farkında olmasa da, okulların açılmasına sayılı günler kala öğrenci velilerini şimdiden çok sıkıntılı bir telaşın sardığını söylemek mümkündür. Her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artan eğitim harcamaları, giderek bozulan gelir dağılımıyla birlikte öğrenci velilerinin bütçesini ciddi anlamda zorlar hale gelmiştir.

Herkese eşit ve parasız eğitim ilkesi ve kamusal eğitim anlayışı terk edilerek benimsenen piyasacı eğitim politikaları, eğitim hizmetinin bedelinin hizmetten yararlananlar tarafından ödenmesini, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedefleyerek toplumdaki sınıf farklılıklarını daha da belirgin hale getirmektedir. Aynı okul içinde sınıflar, aynı bölgede okullar, farklı bölgeler birbirleriyle rekabet eder hale getirilerek eğitim hizmetleri büyük ölçüde piyasa kurallarına teslim edilmiştir.

MEB eliyle ve bir devlet politikası olarak açık ilkokul/ortaöğretim uygulamaları yaygınlaştırılmıştır. Dünya genelinde istisnai bir durum olarak uygulanan (engelli öğrenciler, örgün eğitime katılma imkânı olmayanlar vb.) açıktan eğitimin yaygınlaştırılmasından kaynaklı yaşanan sorunların çözümü için bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamıştır. Sadece son beş yılda açık öğretime giden öğrenci sayısı yüzde 65 artarak 1,5 milyonun üzerine çıkmıştır.

Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar yıllardır görmezden gelinmeye çalışılsa da, eğitim sorunu halkın en temel gündemini oluşturmayı sürdürmektedir. Çocuklarımız eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk yaşta evlilikleri önlemeye yönelik adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları, kırsal kesimde yaşayan çocuklar; eğitim hakkından eşit koşullarda ve parasız olarak yararlanamamaktadır. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar, yeni eğitim öğretim yılına girilirken iktidarın ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) çözmek için hiçbir somut adım atmadığı temel sorun alanlarıdır.

Çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için hiçbir somut adım atılmazken, ‘çocuk işçiliği’ sorununun sürmesi, okullarda, cemaat yurtlarında ve kurslarda çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddetin artışı eğitim sisteminde yaşanan sorunlardan ayrı değildir. Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili Türkçe olmayan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir.

Toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında eğitim gelmektedir. Cinsiyetçi ve cins ayrımcı uygulamalar okullarda etkili şekilde üretilmeye devam etmekte, geleneksel cinsiyet rolleri aile, okul, hukuk, ahlak, din ve medya tarafından sistemli bir şekilde çocuklara aktarılmaya çalışılmaktadır. Bu durum ülkemizde giderek artan ‘kadına yönelik şiddetin’ en temel nedenlerinden birisidir.

Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanmasını engelleyen, eğitimi kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda alt-üst etmek için yıllardır uğraşanların ülkeyi ve eğitim sistemini getirdiği nokta içler acısıdır.

 

ÖĞRENCİLERİN ZORUNLU OKUL İHTİYAÇLARI CEP YAKIYOR

 

Her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artan eğitim harcamaları, giderek bozulan gelir dağılımıyla birlikte öğrenci velilerinin bütçesini ciddi anlamda zorlar hale gelmiştir. Bir yılı aşkın süredir etkisini hissettiren ekonomik krizin de etkisiyle zorunlu okul ihtiyaçlarında son bir yıl içinde yüzde 15 ile yüzde 35 arasında artış meydana gelmiş, bu durum velilerin ekonomisini olumsuz etkilemeye başlamıştır.

 

 

2019-2020 eğitim öğretim yılı itibariyle çocuk kitapları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 14,90; test kitabı yüzde 16,30; okul çantası yüzde 18,20; diğer kırtasiye malzemeleri yüzde 30,51; resim boyaları yüzde 33,11; okul defteri yüzde 33,73; kalem fiyatları ise yüzde 34,75 artış göstermiştir.

 

EĞİTİME AYRILAN KAMUSAL KAYNAKLAR AZALIYOR, ÖZEL HARCAMALAR ARTIYOR

 

Türkiye’de eğitime yapılan harcama oranı OECD ortalamasının yarısından az olup, Türkiye OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra eğitime en az harcamanın yapıldığı ülke olmayı sürdürmektedir. OECD ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcama eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 75, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 25’tir.

 

 

OECD (ABD Doları)

Türkiye (ABD Doları)

GENEL

10.520

4.652

OKUL ÖNCESİ

8.759

2.005

İLKÖĞRETİM

8.631

1.591

ORTAÖĞRETİM

10.010

2.395

ÜNİVERSİTE

15.656

3.736


           OECD’nin Bir Bakışta Eğitim 2018 Raporu’nda yer alan kademelere göre ülkelerin öğrenci başına yaptıkları harcamalar, Türkiye’nin ‘eğitime en çok payı ayırıyoruz’ söyleminin bir propaganda olmaktan öteye gitmediğini göstermektedir. OECD ülkeleri ortalaması okul öncesi eğitimde 8 bin 759; ilköğretimde 8 bin 631, ortaöğretimde 10 bin 10 ve üniversitede 15 bin 656 ABD dolarıdır. Türkiye’de aynı harcamaları TÜİK’in son olarak yayınladığı 2017 Eğitim Harcamaları istatistikleriyle karşılaştırmalı olarak ele aldığımızda; okul öncesi eğitimde 2 bin 5; İlköğretimde bin 591, Ortaöğretimde 2 bin 395 ve üniversitede 3 bin 736ABD dolarıdır. Türkiye ile diğer OECD ülkeleri arasında kademeler bazında yapılan harcamalara yönelik farklılıklar azalmak bir yana giderek artmaktadır. 

 

Kamusal Eğitim Adım Adım Tasfiye Edilirken, Özel Öğretim Teşvik Ediliyor

 

MEB, eğitimin gittikçe daralan kamusal niteliğini tamamen ortadan kaldırmaya çalışırken, öğrenci ve velileri açıkça özel okullara yönlendirme politikasını ‘özel öğrenim teşviki’ gibi uygulamalar üzerinden sürdürmektedir. Özellikle 4+4+4 düzenlemesi sonrasında, velilerin ekonomik koşullarını zorlayarak çocuklarını özel okullara göndermesi, teşvik politikaları ile özel okul sayılarının ve bu okullara giden öğrenci sayısının ciddi anlamda artmasını beraberinde getirmiştir.

Gerek okul sayısı gerekse öğrenci sayısı açısından baktığımızda 4+4+4 ile birlikte kamusal eğitimin adım adım terk edilerek, özel öğretimin desteklenmesi ve teşvik edilmesinin açık bir devlet politikası haline geldiği görülmektedir. Özel öğretim alanında 4+4+4 düzenlemesi sonrasında ortaya çıkan tablo kamusal eğitimin hükümet ve MEB işbirliği ile çökertilerek, özel öğretimin devlet desteğiyle nasıl ihya edildiğinin kanıtı niteliğindedir. 

 

İlkokul ve Ortaokulda Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları (Özel Öğretim)

 

 

Eğitim Yılı

İlköğretim

Özel Okul sayısı

İlköğretim

Öğrenci Sayısı

İlköğretim

Öğretmen Sayısı

2011/’12

931

286.972

31.691

 

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

2012/’13

992

904

167 381

164 294

20.546

18.926

2013/’14

1.071

972

184 325

182 019

21.273

21.459

2014/’15

1.205

1.111

203 272

208 424

22.194

23.016

2015/’16

1.389

1.555

232.039

278.089

25.908

31.288

2016/’17

1.324

1.481

213.113

288.766

23.108

28.775

2017/’18

1.618

1.869

233.740

321.779

28.966

37.593

 

3.487

555.519

66.559

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Özel ilköğretim (ilkokul+ortaokul) sayısı 4+4+4 öncesine göre yüzde 375; öğrenci sayısı ise yüzde 95 artmıştır.

Özel Ortaöğretimde Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları

Eğitim Yılı

Okul

Öğrenci

Öğretmen

2011/’12

885

138.164

19.386

2012/’13

1.033

156.665

22.378

2013/’14

1.433

196.663

29.040

2014/’15

1.603

240.171

31.113

2015/’16

2.504

373.394

49.898

2016/’17

2.618

514.480

52.569

2017/’18

2.989

559.838

63.451

*Özel lise sayısı 4+4+4 öncesine göre yüzde 340; özel liseye giden öğrenci sayısı ise yüzde 400 artmıştır.

Özel Mesleki ve Teknik Ortaöğretimde Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayısı

 

Eğitim Yılı

Özel Ortaöğretim Sayısı

Öğrenci Sayısı

Öğretmen Sayısı

2011/’12

45

4.348

689

2012/’13

126

17.854

2.181

2013/’14

426

54.153

7.472

2014/’15

429

75.890

7.660

2015/’16

419

99.217

8.604

2016/’17

372

111.720

7.771

2017/’18

383

109.113

8.873

 

*Özel mesleki ve teknik lise sayısı 4+4+4 öncesine göre yüzde 850; öğrenci sayısı ise yüzde 250 artmıştır.

 

Bütçe Kaynakları Özel Öğretim İçin Değil, Kamusal Eğitim İçin Kullanılmalıdır

 

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, göreve geldiği günden bu yana, özel okullarda öğrenim gören öğrencilere yapılan maddi desteğin sonlandırılacağını ifade etmektedir. Ancak MEB’in 2019 yılı ilk altı aylık bütçe gerçekleşmesi verileri tersini söylemektedir. Özel okullara destekten kademeli olarak vazgeçileceği bizzat Milli Eğitim Bakanı tarafından açıklanmasına karşın, MEB bütçesinden yüzlerce milyon lira yine özel öğretime destek adı altında aktarılmıştır.

Özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim okul türlerinde öğrenim gören ve eğitim ve öğretim desteğine hak kazanan öğrencilere 2019’un ilk altı ayında 682 milyon 835 bin 712 TL bütçe aktarılmış, destek eğitimi kapsamında aynı dönemde 1 milyar 552 milyon 142 bin TL ödeme yapılmıştır. Yine organize sanayi bölgelerinde veya organize sanayi bölgeleri dışında açılan meslekî ve teknik eğitim okullarında öğrenim gören öğrenciler için eğitim ve öğretim desteği ödemeleri kapsamında ilk 6 aylık dönem için toplam 187 milyon 146 TL ödenek gönderilmiştir.

Kamu kaynaklarının devlet okulları için kullanılması yerine özel okullara teşvik adı altında aktarılması, eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ve okullar arasındaki nitelik farklarını daha da derinleştiren bir işlev görmektedir. Bu durum okulları sadece devlet okulu-özel okul şeklinde ayrıştırmakla kalmamakta, aynı zamanda zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar oluşturulmasının önünü açmaktadır.

Kamu okullarına, yurtlarına ayrılmayan eğitim bütçe kaynaklarının eğitim yatırımları yerine özel okullara çeşitli adlar altında transfer edilmesi ülkenin tüm yurttaşlarının vergilerinin, emeğinin kamu yararına aykırı bir şeklide kullanılması anlamına gelmektedir. Ayrıca devletin asli sorumluluğu olan kamusal eğitim hakkının en temel ilkelerinden birisi eğitimin herkes için eşit koşullarda ulaşılabilir olmasının sağlanmasıdır.

 

Mesleki Eğitimde Yapılan Düzenlemeler Öğrencileri Piyasanın İnsafına Terk Etmektedir

 

27 Haziran 2019 tarihli torba yasa düzenlemesi ile OSB’lere mesleki eğitim merkezleri açma hakkı tanınmış, 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan değişiklikle mesleki eğitim merkezleri özel öğretim kurumu statüsüne alınmıştır. 

OSB yönetimleri tarafından açılacak olan mesleki eğitim merkezleri özel öğretim kurumu sayılacağından, devlet desteği almalarının da önü açılmaktadır. OSB yönetimlerine mesleki eğitim merkezi açma hakkının tanınması ile çocuk emeği sömürüsü, ‘mesleki eğitim’ adı altında yasal hale getirilmiştir.

Çıraklık-kalfalık-ustalık eğitimlerinin zorunlu eğitim kapsamına alınmasına ilişkin uyum düzenlemeleri, çıraklık eğitim merkezlerinde geçen sürenin 12 yıllık zorunlu eğitim içerisinde sayılması, zorunlu eğitim süresini fiilen 8 yıla indiren bir düzenlemedir. Okulu bırakarak çırak olarak çalışmaya başlayan çocukların örgün eğitim dışına çıkmış olmalarına rağmen 12 yıllık zorunlu eğitim içindeymiş gibi gösterilmeye çalışılması doğru değildir. Önceden çıraklık eğitimi alan öğrenciler açık öğretimden ders tamamlayarak lise diploması alabiliyorken yapılması planlanan düzenlemeyle mesleki eğitim merkezlerini bitiren öğrenciler doğrudan meslek lisesi mezunu sayılacaktır.

 

Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi Sayısı

 

Eğitim Yılı

MEM Sayısı

Öğrenci Sayısı

Öğretmen Sayısı

2011/’12

99

43.809

3.041

2012/’13

97

39.804

3.252

2013/’14

108

38.290

3.375

2014/’15

98

39.538

3.326

2015/’16

96

36.619

3.454

2016/’17

415

128.601

7.771

2017/’18

322

136.274

4.746

 

Yüzbinlerce öğrenci 4 gün organize sanayi bölgelerinde çalıştırılıp, yalnızca 1 gün okulda eğitim görebilecektir. Ancak son yayınlanan yönetmelik ile haftada 1 gün okulda görülecek eğitimin akşam veya hafta sonu da olabileceğinin belirtilmesi, öğrencilerin tamamen sermayenin insafına bırakılmak istendiğini göstermektedir.

Türkiye’de kapitalizmin gelişimine paralel olarak ortaya çıkan sınıfsal farklılaşmanın genelde eğitim, özellikle mesleki eğitim üzerinden daha da derinleştirilmesi söz konusudur. Gerek iktidarın benimsemiş olduğu piyasa merkezli eğitim politikaları, gerekse eğitim alanında yapılan yasal düzenlemelerin yoksul emekçi çocuklarının ağırlıklı olarak içinden geldikleri sınıfa uygun görülen alanlara (çıraklık eğitimi, mesleki eğitim, dini eğitim vb.) yönlendirilmesi söz konusudur.

Eğitim sistemi ve okullar, sadece mevcut sistemi iktidarın hedefleri doğrultusunda yeniden üreten ve piyasaya mekanizması ile uyumlu nesiller yetiştirmesini hedefleyen kurumlar olarak görülmemelidir.

 

 

 

 

PROJE OKULLARI

 

MEB tarafından 652 sayılı KHK’nın 37. maddesine eklenen 9. fıkra ile kurulan Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları’nı söz konusu değişiklik yapıldığı günden bu yana eleştirdik ve yakından takip ettik. Öğretmen atamasında ve idareci görevlendirmesinde keyfiyetin önüne açan yapısı ile proje okulları kadrolaşmanın en yoğun yaşandığı kurumlara dönüştü. Danıştay iki kez bu okullara duyuru yapılmadan öğretmen atanamayacağı ile ilgili yapmış olduğumuz başvuruyu kabul etti. MEB yargı kararını uygulamak yerine, açıkça yargı kararlarına aykırı olmasına rağmen, proje okullarına duyuru yapmadan öğretmen atamayı sürdürdü. MEB söz konusu atama ve görevlendirmeleri iptal etmez ise Eğitim Sen önümüzdeki günlerde Danıştay kararından sonra yapılan tüm atamaları iptal istemiyle yeniden yargıya taşıyacaktır.

Proje okulları zaman içerisinde sadece iktidarın politik olarak kadrolaştığı kurumlar olmanın ötesine geçerek eğitimin piyasalaşmasının yoğun yaşandığı kurumlara dönüşmüştür. Okul müdürleri, proje okullarını adeta kendi özel işletmeleri gibi düşünerek, bu okulları alınacak öğretmenleri CV alarak seçmeye başlamıştır.

Ayrıca proje okullarında açılan kurslar eliyle dershaneler kamu okullarına taşınmaya başlamıştır. Bu kurslarda farklı okullarda da çalışan öğretmenlere de görev verilmesi, öğretmenler arasında rekabeti artırarak iş barışını yok etmekte, öğrencilerin kendi okulların dışındaki okullarda da kursa gidebilmesi öğrenci yararı gibi görünse de öğrenci ile okul arasındaki aidiyet duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Öğretmenlerin birbirleriyle rekabet etmesine neden olan bu uygulama ayrıca öğretmen-öğrenci ilişkisini de zedelemektedir.

Kamuoyuna yansıyan çok sayıda iddia proje okullarının ciddi şekilde tartışılmasına neden olmaktadır. Öncelikle, bu okullara devam eden öğrencilerin akademik hazır bulunurluk seviyesi, bu okulların öğrencilerinin yükseköğretime devam talebini artırmaktadır. Bu durumda hem okulların dershane haline gelmesi, hem de bu okulların öğrencilerinin kimi dershanelere yönlendirilmesi ile ilgili iddiaları beraberinde getirmektedir.

Diğer okul türlerinde olduğu gibi, proje okulu uygulamasının kadrolaşma ve piyasalaşma dışında öğrenciler ve öğretmenler açısından olumlu bir sonuç üretmediği açıktır. Bu nedenle MEB proje okulları başta olmak üzere, ortaöğretimde okul türü anarşisine son vermelidir.

 

EĞİTİM EMEKÇİLERİNİN YAŞADIĞI SORUNLAR AĞIRLAŞMIŞTIR

 

Yıllardır geçimlerini büyük ölçüde borçlanarak sürdüren, kredi ve borç batağına saplanan toplumun geniş kesimleri gibi, eğitim ve bilim emekçileri de yaşanan ekonomik krizden fazlasıyla etkilenmiştir. TL’deki aşırı değer kaybı, enflasyonunun hızla artması vb., sayıları bir milyonu aşkın eğitim ve bilim emekçisinin çalışma ve yaşam koşullarını ciddi anlamda olumsuz etkilemektedir.

Eğitim emekçilerinin gerek çalışma gerekse yaşama koşulları açısından her geçen yıl, bir önceki yılı mumla aramaktadır. Öğretmenlerin, hizmetli ve memurların aldıkları maaşlar, yapılan işin önemi ve niteliği açısından bakıldığında, insanca yaşam seviyesinin yanına bile yaklaşamamaktadır. Maaşlardaki erime ve satın alım gücümüzdeki azalmaya rağmen 5. dönem toplu sözleşme görüşmelerinde 2020 için yüzde 4+4, 2021 için yüzde 3+3 maaş artışı yapılmıştır. İnsanca yaşam talebimizden son derece uzak olan böylesine düşük zam oranları ile ne geçinmek, ne de mesleğimizi sağlıklı bir şekilde icra etmek mümkündür.

Türkiye’de eğitim emekçilerinin yıllardır ekonomik sorunlarla boğuştuğu, yüzde 80’inin borç içinde yaşamını sürdürdüğü bilinen bir gerçektir. OECD verilerine göre Türkiye’de eğitim emekçileri çok çalışmakta, ancak emeğinin karşılığını alamamaktadır. Öğretmenlerimiz gerek çalışırken, gerekse emekli olduklarında ciddi anlamda geçim sıkıntısı yaşamaktadır.

 

Yıllar

Öğretmen Maaşı

9/1 Derece (TL)

Öğretmen Maaşı

(ABD doları)

TL/ABD Doları

2009

1.302

835

1,56

2010

1.387

919

1,51

2011

1.592

948

1,68

2012

1.769

983

1,80

2013

1.894

992

1,91

2014

2.148

981

2,19

2015

2.339

860

2,72

2016

2.628

867

3,03

2017

2.891

780

3,66

2018

3.320

628

5,29

2019

3.895*

683

5,70*

 

*15 Ağustos 2019

- 152 $ (866 TL)

*4Eylül 2019

 

1 ABD dolarının ortalama 1.56 TL olduğu 2009 yılında 1.302 TL aylık alan 9. derece 1. kademedeki bir öğretmen maaşıyla 835 ABD doları alabiliyorken, bugün aynı derece ve kademede 3 bin 895 TL alan bir öğretmenin dolar bazında aldığı maaş 683 ABD doları (1 $=5,70 TL) seviyesine inmiştir. Son 10 yılı temel aldığımızda 9/1 derecedeki bir öğretmenin maaşındaki aylık kayıp, dolar bazında 152 ABD doları (866 TL) olmuştur. Bu rakama enflasyondan kaynaklanan kayıpları da eklediğimizde öğretmenlerin satın alım gücündeki azalmanın boyutları daha net görülmektedir.

 

Eğitimde Güvencesiz İstihdam (Sözleşmeli/Ücretli Öğretmenlik)

 

15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden kullanılarak sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilerek, yerine sadakatin gelmesine neden olmuştur. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, Nisan 2019 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 83 bin 366’dır. 20 bin yeni öğretmen ataması ile bu sayı 103 bine ulaşmıştır. Ülke çapında görev yapan ve tamamına yakını asgari ücretim altında ücret alan ücretli öğretmen sayısı 92 bindir.

Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasıyla birlikte eğitimde güvencesiz istihdama kapı aralanması sağlanmıştır. Sayıları yüz bini aşan sözleşmeli öğretmenlerin mazerete dayalı tayin hakkı sorunu sürerken, 3 yıl +1 yıl sözleşmeli istihdam düzenlemesinin var olan sorunlara çözüm olması mümkün değildir. Ücretli öğretmenlerle ilgili olarak yapılan son düzenleme ile KPSS puan üstünlüğüne göre atama yapılması planlanırken bu durum ücretli öğretmenliğin ‘istisnai’ bir durum olmaktan çıkarılıp kalıcı bir uygulama haline getirilmesi anlamına gelmektedir.

Eğitim Sen’in yıllardır ısrarla savunduğu asıl talep sözleşmeli, ücretli ya da başka bir ad altında yapılan öğretmenlik uygulamalarının tamamına son verilmesidir. Ancak yıllardır fiilen uygulanan ücretli öğretmenlik gerçekliği önümüzdeki temel sorunlardan birisi olması nedeniyle eşit işe eşit ücret hakkının ve tüm özlük mesleki hakların bütün öğretmenler için uygulanması gerekmektedir. Bu nedenle öğretmenler arasında kadrolu, sözleşmeli ya da ücretli öğretmen ayrımı yapılması doğru değildir. Eğitimin vazgeçilmez unsuru öğretmendir ve eğitimin niteliği, öğretmenin niteliği ile doğru orantılıdır. Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlerin mevcut çalışma koşulları ile öğrencilere ve genel olarak eğitime yeterince faydasının olması mümkün değildir.

Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.

 

 

17 Yılda KPSS’ye Giren Her 100 Öğretmenden Sadece 16’sı Atanmıştır

 

2003-2019 yılları arasında KPSS’ye giren ve ataması yapılan öğretmen sayısına bakıldığında, bugün neden ‘ataması yapılmayan öğretmenler sorunu’ olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz yıllar içinde her yıl KPSS sınavına girenlerin küçük bir kısmı atanırken, büyük bölümü ataması yapılmayan işsiz öğretmenler ordusuna dâhil olmuştur.

 

KPSS’YE GİREN VE ATAMASI YAPILAN ÖĞRETMEN SAYILARI VE ORANI

 

Yıllar

KPSS’ye giren işsiz öğretmen sayısı

Ataması Yapılan Öğretmen Sayısı

Atanma Oranı

(%)

2003

127.973

22.814

17,82

2004

182.160

19.029

10,45

2005

173.328

20.777

11,99

2006

201.877

50.877

25,20

2007

205.101

45.420

22,15

2008

237.123

40.709

17,17

2009

243.569

30.216

12,41

2010

234.392

40.922

17,46

2011

229.767

39.945

17,39

2012

299.709

56.106

18,72

2013

252.741

41.579

16,45

2014

209.748

50.990

24,31

2015

283.565

52.736

18,60

2016

311.704

49.311

15,82

2017

265.646

23.496

8,84

2018

276.343

20.199

7,30

2019

359.930

39.869

11,07

TOPLAM

 

644.995

16,06

 

Son 17 yıl içinde atanan öğretmen sayısının toplam öğretmen sayısına oranı yüzde 70’dir. 2019 yılında KPSS eğitim bilimleri sınavına girenlerin sayısı geçen yıla göre yaklaşık 84 bin artmıştır. Türkiye çapında görev yapan 940 bin öğretmenin yüzde 69’u (644 bin 995) son 17 yıl içinde öğretmen olarak atanmıştır. Aynı süre içinde KPSS’ye giren her 100öğretmenden sadece 16’sının ataması yapılmış, geriye kalan 84 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenler zorunlu olarak meslekleri dışında işler yapmaya zorlanmakta ve meslekleri ile ilgisi olmayan alanlarda çalışmak zorunda bırakılmaktadır.

Nitelikli bir eğitimin gerçekleştirilebilmesi için öğretmenlerin yetiştirilme ve atanmaları süreci planlı bir şekilde işletilmeli, giderek büyüyen ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülmelidir. Kadrolu olarak atanmak isteyen öğretmen arkadaşlarımızın talepleri yerine getirilmeli, yapısal bir sorun haline gelen öğretmen açıklarını kapatmak için gerekli adımlar derhal atılmalıdır.

 

Öğretmenlik Meslek Kanunu Tartışmaları Kapalı Kapılar Ardında Yürütülüyor

 

Öğretmenler arasında, 2023 Eğitim Vizyon Belgesi açıklandıktan sonra en fazla merak edilen ve en yoğun tartışılan konu “Öğretmenlik Meslek Kanunu” olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Öğretmenlerin gerçek gündemi olmadığı halde bir anda karşılarına gelen meslek kanunu ile ilgili ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu ifade etmek gerekmektedir.

MEB bürokratları her defasında “yeniliklerin ve değişimin müttefiklere ihtiyaç duyduğu, kendilerinin müttefikinin de öğretmenler” olduğunu söylese de, gerçek durum bu şekilde değildir. Müttefikler arasında ilişkinin eşitlik temelinde tesis edilmesi gerektiği gerçeğinden yola çıkıldığında, MEB ile öğretmenler arasında bulunan ilişkinin böyle olmadığını ifade etmek gerekmektedir. MEB merkezden kararları almakta, öğretmenlerden de bu kararlara destek olunması, uygulanması istenmektedir. Karar sürçlerine katılmayan öğretmenlerin, söz konusu kararların öznesi değil, nesnesi durumuna geldiklerini unutmamak gerekir. Sendikamızın yaptığı bir araştırmaya göre meslek kanunu konusunda öğretmenlerin büyük bölümü MEB’e güvenmemektedir.

Öğretmenlik Meslek Kanunu hazırlıklarını MEB öğretmenler yerine farklı kesimlerle sürdürmeyi tercih etmektedir. Bundan dolayı da üzerine hiç vazife olmayan kesimler öğretmenlik meslek kanunu taslağı hazırlamakta ancak MEB’in gerçek hazırlığı bir türlü konunun tarafları ile paylaşmamaktadır. Bu anlamda biz öğretmenlerin şu an acil ihtiyacı bir meslek kanunu değil öğretmenlerin statüsünü güçlendirilmesidir.

MEB bu anlamda, attığı bazı adımlarla bırakın öğretmenlerin statüsünü güçlendirmeyi, tersine zayıflatmakta, değersizleştirmektedir. 2019 Yılı Öğretmenler Günü Genelgesi bu duruma somut bir örnek teşkil etmektedir. Söz konusu genelge öğretmenler günü kutlamalarına katılacak “başarılı” öğretmenlerin tespit edilmesini istemekte ve bu tespitin yapılması için de okul yöneticilerinin öğretmenleri puanla değerlendirmesi istenmektedir.

İlk olarak öğretmenlerin kendi içerisinde başarılı ve başarısız olarak değerlendirilmesini doğru kabul etmediğimizi ifade etmek gerekir. Öğretmenleri bu şekilde sınıflandırmaya çalışmanın mesleğimizin statüsünü zayıflattığını belirtmek gerekir. İkinci olarak, okul müdürlerinin öğretmenleri puanla değerlendirmesi bir tür performans denetimi anlamına gelmektedir. Eğitim Sen olarak bu türden bir değerlendirmenin yansız ve geçerli sonuçlar vermeyeceğini belirtmek gerektiğini ifade ediyoruz. Büyük bölümü liyakate göre değil, siyasi veya sendikal yakınlığa göre atanan okul yöneticilerinin öğretmenleri değerlendirmesi kabul edilebilir bir uygulama değildir.

 

YARDIMCI HİZMETLİ VE MEMURLARIN SORUNLARI ÇÖZÜM BEKLİYOR

Eğitim, öğretim ve bilim hizmet alanında görev yapan, memur ve yardımcı hizmetler sınıfında çalışan arkadaşlarımız eğitimin görünmez kahramanlarıdır. Onların emeği ve alın teri olmaksızın okullarımızın, eğitim kurumlarının nitelikli kamu hizmeti üretmesi mümkün değildir.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bakanlığın merkez ve taşra teşkilatlarında 2018 sonu itibariyle 31 bin 355 yardımcı hizmetlinin görev yaptığını açıklamıştır. Türkiye’de 54 bin 732 devlet okulu olduğu dikkate alındığında, neredeyse her iki okula bir hizmetlinin düştüğü görülmektedir. Yardımcı hizmetlilere normal görevlerinin dışında görevler verilmesi, bunun karşılığında ücret, yevmiye, yolluk, yiyecek ve giyecek yardımı yapılmaması ve fazla mesai ücreti ödenmemesi gibi sorunları beraberinde getirmektedir.

Yardımcı hizmetlilere normal görevlerinin dışında görevler verilmekte, hatta yöneticilerin özel işlerini yapmaları istenmektedir. Bunun karşılığında ücret, yevmiye, yolluk, yiyecek ve giyecek yardımı yapılmamakta ve fazla mesai ücreti ödenmemektedir.

MEB’e bağlı okullarda 6-8 aylık sürede geçici olarak istihdam edilen İŞKUR aracılığıyla Toplum Yararına Çalışma Projesi kapsamında işe alınanlar, okul aile birliklerince ücret verilip çalıştırılanlar, günlük yevmiye ile geçici çalışanlar en temel haklarından mahrum bir şekilde çalıştırılmaktadır. Eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde büyük emekleri olan, ancak diğer emekçilerle eşit haklara sahip olmayan bu arkadaşlarımız, sanki kendilerine yüklenen her türlü angaryayı, tartışmasız yerine getirmek zorunda bırakılmaktadır. 

Hizmetli, memur ve teknisyenlerin özel hizmet tazminat oranları arttırılmalı, ek gösterge verilmeli, lisans ve ön lisans mezunu memurların unvan aranmaksızın 1. dereceye kadar yükselebilmeleri sağlanmalıdır. Hizmetli ve memurların, hafta içi ve hafta sonu mesai harici çalışmalarında ve belirlenen alanları dışında yapacağı işler için ek ücret ödenmelidir. Her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlere ödenen ‘eğitime hazırlık ödeneği’, eğitim işkolunda çalışan diğer eğitim emekçilerine de ödenmelidir. Fakülte ve yüksekokul bitiren, ayrıca bilgisayar bilenler, sınavsız olarak görevde yükselebilmelidir.

 

EĞİTİMDE ANGARYA ÇALIŞTIRMAYA İTİRAZ EDİYORUZ

MEB tarafından çeşitli proje ve uygulamalar çerçevesinde resen yapılan görevlendirmeler, çeşitli konularda sürekli yapılan anketler, çeşitli kurs, proje ve protokol etkinliklerine bağlı çalışmalara zorunlu katılım, ev ziyaretleri, eğitim koçluğu, birden fazla nöbet tutmaya zorlama, öğrenci servis araçlarının kontrolü ve öğrencilere nezaret edilmesi vb. gibi doğrudan öğretmenlik mesleğinin icrası ile ilgili olmayan çok sayıda angarya iş öğretmenlerin sınıf içindeki asli görevlerini yapmalarını önemli ölçüde engellemektedir.

Anayasanın 18. maddesine göre angarya çalışma ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır’ ifadesiyle yasaklanmıştır. Anayasada açıkça belirtilmesine rağmen, son yıllarda tüm kamu kurumlarında olduğu gibi, eğitim alanında çeşitli adlar altında gündeme getirilen ‘angarya çalışma’ uygulamaları özellikle sendikalı ya da sendikasız tüm eğitim emekçilerinin olumsuz etkilediğinden eğitim emekçilerinin angarya niteliğindeki işleri azaltılarak, asli görevlerini daha rahat yapabilmeleri için gerekli adımlar atılmalıdır.

 

 

EĞİTİM SEN OLARAK MEB'E 10 TEMEL UYARIMIZ!

 

  • Tüm öğrencilerimizin eşit, ulaşılabilir, nitelikli, ücretsiz eğitimden yararlanmasını sağlayacak bütçe planlaması yapmak MEB ve siyasi iktidarın sorumluluğudur. Sorumluluğun gereği yerine getirilmelidir.
  • Tüm öğrencilerimizin eğitim hakkı uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Öğrencilerimizin eğitim hakkını tam ve baskı altında kalmadan kullanması gerekir. Öğrencilerimizi çırak olmaya özendiren politikalardan vazgeçilmelidir.
  • Yargı kararları uygulanmalı; Diyanet, dini vakıf ve dernekler ile yapılan protokoller sonlandırılmalıdır.
  • Din Öğretimi Genel Müdürlüğü' nün 'özerk' yapısına son verilmelidir.
  • Anadolu liselerinde ikili eğitimden kaynaklı oluşabilecek güvenlik, sağlık, beslenme gibi sorunlara yönelik MEB önlem ve çözümler üretmelidir. Güvenlik sorununun çözümü için ücretsiz servis başta olmak üzere acil adımlar atılmalıdır.
  • 2019-2020 eğitim öğretim yılında LGS sınavına girecek 1. 800 000 öğrencinin mağduriyet yaşamaması için gereken önlemler alınmalıdır. MEB öğrencilerin taleplerini toplamalı, okul gereksinimini belirlemeli ve bu gereksinimi karşılayacak önlemleri ‘Her öğrencinin istediği okulda eğitim alma hakkı vardır.’ ilkesini gözeterek yaşama geçirmelidir.
  • Proje okulları uygulaması sonlandırılmalıdır.
  • Sözleşmeli, ücretli, güvencesiz çalışma biçimlerine; mülakat uygulamalarına son verilmelidir.  Öğretmen açığı kadar atama acilen yapılmalıdır.
  • Öğretmenlerin statüsü, çalışma koşulları, hakları, işe alım ve istihdam biçimine kadar her konuda öğretmenlerin söz ve karar hakkı gözetilmelidir.
  • Hukuksuzca ihraç edilen arkadaşlarımız hala MEB çalışanıdır. MEB eğitim emekçilerine sahip çıkmalı, yaşanılan mağduriyetlere ilişkin sorumluluğunun gereğini yerine getirmelidir.

 

Öğretmenleri başarılı, başarısız olarak ayrıştıran, okul müdürlerini performans denetimine tabi bırakan '2019 Yılı Öğretmenler Günü Genelgesi' geri çekilmelidir."


Emoji ile tepki ver!

Bu Haberi Paylaş :

Etiketler :

Benzer Haberler
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)