adscode

LGS Yerine “Yönlendirme’ye Dayalı Ortaöğretime Geçiş Sistemi”

(İki Önemli Rapor: “MEB Ölçme ve Değerlendirme Sistemi Özel İhtisas Komisyonu Raporu”, “TEDMEM Ortaöğretime Geçiş Yerine Ortaöğretimi Yeniden Düşünmek”)

LGS Yerine  “Yönlendirme’ye Dayalı Ortaöğretime Geçiş Sistemi”
Eğitim

Prof. Dr. Nizamettin KOÇ

Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi

Öğretim Üyesi

 

Giriş

Ülkemizde sınavla ortaöğretim kurumlarına öğrenci alma uygulaması, 1955 -1956 Eğitim öğretim yılında 6 Şehrimizde (Eskişehir, İzmir-Bornova, İstanbul-Kadıköy, Konya, Samsun, Diyarbakır) öğretime başlayan “Maarif Kolejleri”nde başlamıştır. Adları 1975 yılında “Anadolu Lisesi” olarak değiştirilen bu kurumların sayısı 1976 yılından itibaren gittikçe artırılarak 1993’te 193’e, 2011 yılında bazı liselerin Anadolu Lisesi’ne dönüştürülmesiyle 1700’e ulaşmıştır…. (“Maarif Bakanlığı Kolejleri”, 2020).

Sınavla öğrenci alan ve uzun bir geçmişi olan resmi ortaöğretim kurumlarından diğer ikisi de şunlardır: 1) Fen Liseleri (Ankara, İstanbul ve İzmir’de İlkleri açılmış olup sayıları daha sonra artırılmıştır). 2) Öğretmen Okulları (daha sonraki adlarıyla “”Öğretmen Liseleri”). Bunların dışında ortaöğretim düzeyinde öğrenci okutan Vakıf Okulları ile Özel Eğitim Kurumları yıllardır sınavla öğrenci alma uygulamasını sürdürmüşlerdir. Yakın yıllara kadar bu ortaöğretim kurumlarına öğrenci alma uygulamalarında sınavın yanı sıra öğrencilerin bir önceki eğitim kadamesindeki “Başarı Ortalaması”, bazılarında da sözlü sınavdaki başarı gibi “çoklu ölçme/değerlendirme sonuçlarını birlikte ele alan uygulamalar vardı (örneğin, öğretmen okulları/öğretmen liseleri).

Ortaöğretime geçişte uzunca yıllar sınırlı sayıda okul sınavla öğrenci alıp, bu sınavlara sınırlı sayıda öğrenci katılıyor iken, giderek bu sayıların ikisinde de artışlar olmuştur. Günümüzde ise ortaöğretim kurumlarının tümünde olmasa bile çoğunluğuna sınavla öğrenci alma uygulamasına geçilmiş ve neredeyse ortaokuldan mezun olanların tümüne yakını (% 85-90 arası) merkezi olarak gerçekleştirilen sınavlara katılır hale gelmişlerdir. Bunun sonucu olarak da adaylar sınavdan aldıkları puanlara ve tercihlerine göre ortaöğretim kurumlarına yerleştirme uygulamaları yaygınlaşmıştır.

Özellikle 2012 yılında 4 + 4 + 4 uygulamasına geçilerek 8 yıllık kesintisiz eğitimin sonlandırılmasından başlayarak adım adım ortaöğretime geçişte, 8.sınıftan mezun olan öğrencilerin hemen hemen tümünün katılmak durumunda bırakıldıkları sınav uygulamaları ortaya çıkmıştır. Uzmanlığa ve araştırmaya dayalı hiçbir akademik temeli olmamasına rağmen 8 yıllık kesintisiz eğitime son verilmiş olmasının eğitimde ne gibi bir yararı olmuştur? İkinci bir “ortaokul” türü de yaratan bu değişiklikler çeşitli üniversitelerimizin akademik kurul raporlarında öngördükleri gibi, temel eğitimde daha da karmaşık sorunların ortaya çıkmasına yol açtığı açıktır. 

Bunu ortaya koyan birçok çalışmanın yapıldığını ve eğitim alanında yapılan “kongreler” başta olmak üzere çeşitli akademik ortamlarda paylaşıldığını görebilmekteyiz. Özellikle ikinci dört yıldan sonra kız çocukların daha da aleyhine olmak üzere açık liseye yönelme, eğitimden kopma, örgün eğitimden uzaklaşma oranlarının artmış olması gibi durumlar bunlardan ilk akla gelenlerdir.

 

Bir Sisteme Oturtulamayan/Kurumsallaştırılamayan Ortaöğretime Geçiş Uygulamalarımız

Aynı iktidar döneminde bakanlara göre değişen OKS, SBS, TEOG ve son olarak da LGS adları altında, yeterli düzeyde araştırma verileri ve uzmanlığa dayalı çalışmaları dikkate almadan, ilgili tarafların işbirliğini gözardı ederek hızlıca yürürlüğe konan bu uygulamaların olumsuz sonuçlarını; öğrenciler, veliler, öğretmenler başta olmak üzere toplum olarak hepimiz yaşadık ve maalesef halen de yaşamaya devam etmekteyiz. 

Her biri 3 – 4 yıl gibi kısa ömürlü olan bu uygulamaların bir benzeri de “4+4+4 uygulaması”nda yaşanmıştır. 6 büyük üniversitemizin (Ankara, Hacettepe, ODTÜ, Ege, Boğaziçi, Maltepe üniversiteleri) başta olmak üzere, çeşitli üniversitelerin önemli akademik gerekçelerle, “akademik kurul kararları” ile karşı çıkmalarına rağmen yine hızlıca “4+4+4 uygulaması”na geçilmesi ilköğretim ve ortaöğretim (genel ve mesleki teknik öğretim) başta olmak üzere, eğitimimizde birçok belirsizliğin ve karmaşanın yaşanması durumlarını ortaya koymuştur. Zira, bu değişikliklerin hiç birisi konuyu eğitimin bütünlüğü çerçevesinde ele alan,“sistem yaklaşımı”na dayalı değişiklikler olmamıştır. Böyle olduğu içindir ki kısa ömürlü uygulamalar olarak, kalmışlar ve sistemin tümüne verdikleri zararlar da artarak devam etmiştir. Bu “sınav” uygulamalarının sonuncusu olan ve 3.uygulaması bu yıl yapılmış olan LGS (Liseye Giriş Sınavı)’nın bir önemli özelliği de 4+4+4 uygulamalarının başladığı tarihten sonra ortaokul mezunlarının katılmış oldukları ilk sınav olmasıdır. Geçen yıllara kıyasla 2020 LGS’ye katılan aday(öğrenci) sayısının çok fazla olması bu uygulamanın olumsuz bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Hele bir de pandemi dönemi koşullarını dikkate aldığımızda!

Burada belirtilmesi ve vurgulanması gereken önemli bir nokta da şudur: Ortaöğretime geçişte şimdiye kadar değişik adlar altında uygulanan sınavların, içeriklerinde bazı küçük değişikliklerin ve farklı adlandırılmış olmalarının dışında önemli farklılıklara sahip olmayışlarıdır. Durum böyle olunca, ortaöğretime geçişte uygulanan bu sınavların,”eğitimde niteliği yükseltme” yönünde bir katkı getirmediği gibi geçiş süreçlerinde ilgili tarafların (öğrenciler, veliler, öğretmenler, okul yöneticiler) yaşamış oldukları sorunları hafifletme yönünde de bir olumlu katkı getirmemiştir. Aksine sorunlar katlanarak devam etmiş, “nitelikli eğitim/öğretim” yerine “Sınav Odaklı Eğitim” süregelmiştir.

 

Zorunlu Eğitim Kapsamına Alınan Ortaöğretime Girişte “Sınav” Ne Derece Doğru Bir Uygulamadır?

4 + 4 + 4 uygulamalarına geçilmesi ile birlikte ortaöğretimin zorunlu eğitim kapsamına alındığı gerçeği dikkate alındığında, 8.sınıf (Ortaokul) mezunu öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun “Ortaöğretime Geçişte” sınava girmeye zorlanmaları “Eğitim Hakkı” bağlamında uygun değildir.  

Ayrıca, okul başarısı tercihlere göre belirli bir liseye yerleştirme aşamasında LGS puanları eşit olanlar arasında önceliğin belirlenmesinin dışında hiç dikkate alınmamaktadır. Yerleştirmede sadece LGS sonuçlarının esas alınıyor olması mevcut ortaöğretime geçiş uygulamalarının önemli bir sınırlılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylelikle bir öğretim kademesindeki akademik başarının önemli yordayıcısı/kestiricisi olan “Bir önceki eğitim kademesindeki Akademik Başarı Ortalaması’nın göz ardı ediliyor olması okullarda öğretmenlerin sınıf içi değerlendirmelerinin sonuçlarını, diğer bir anlatımla öğretmenlerin başarı gelişimleri için öğrencilere verdikleri notları önemsizleştirmektedir. Bunun doğal sonucu da “sınav/test odaklı eğitim” olmaktadır.  

Oysa öğrencilerin özellikle 5.,6.,7. ve 8.sınaflarda okudukları Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri ve Sosyal Bilgiler derslerinden aldıkları başarı notları ortalamalarının, “yönlendirme”de diğer psikolojik ölçme araçları (Yetenek Testleri, Standart Başarı Testleri vb) ile birlikte kullanılması beklenir. Bu beklentiye işlerlik kazandırılması durumunda, öğrencilerin okul dışı çeşitli arayışlara girme (Özel dershane vb.) yerine okul öğrenmeleri/kazanımları üzerinde odaklanmalarını sağlayabileceği gibi derslerdeki başarı notlarına gerekli ağırlığın verilmesi (öğretmenlerin değerlendirmelerine verilen önemin bir göstergesi olarak), eğitimde niteliğin yükseltilmesine katkı sağlayacaktır.

 

“En iyi okul eve en yakın okuldur” Söylemi Sözde mi Kaldı?

Mevcut uygulamada; yerel yerleştirme uyarınca aynı lise türünde yeterli sayıda seçenek sunulmaması nedeniyle, özellikle maddi olanakları sınırlı olan öğrencilerin istemedikleri lise türünü tercih etmeye zorlandığı, birçok öğrencinin de Açık Lise’ye yönelme zorunda bırakıldığı toplum olarak hepimizin malumudur. 

Ayrıca tüm ilgililerce (öğrenciler, veliler, öğretmenler, okul yöneticileri vb) desteklenen Bakanlığın ”En iyi okul eve en yakın okuldur” söyleminin, yukarıda belirtilen nedenlerle uygulamaya yansımadığı da yadsınamaz bir olgudur. Eğitimbilim uzmanlarınca da desteklenen bu görüşün uygulamaya geçirilmesinin temel koşullarından birisi de okullar arasındaki eşitsizliklerin (fiziksel koşullar, öğretmen kadrosu ve yeterlilikleri, öğrenci/öğretmen oranı, bir dersliğe düşen öğrenci sayısı vb.) giderilmesidir. Bunun sağlanabilmesi ölçüsünde “Nitelikli/Niteliksiz Okul” söylemlerine gerek kalmadan, belirli okul(lise) türlerine yönelmeyi de zorlamadığınız takdirde öğrenciler “En iyi okul eve en yakın okuldur” görüşü çerçevesinde hareket edeceklerdir. Bunun temel yollarından birisi de aşağıda özetlenen raporlarda yer alan(uzmanların ortak görüşü niteliğindeki), sınavla girilen sınırlı sayıdaki lise dışında kalan liselerin tümünün “Çok Programlı Lise” adı altında toplanmasıdır.

 

Ortaöğretime Geçiş İle İlgili İki Önemli Rapor

Burada, ülkemizde ortaöğretime geçiş ile ilgili bazı önerileri de içeren iki önemli rapor üzerinde durulması uygun bulunmuştur. 

Bu raporlardan birisi zamanın Milli Eğitim Bakanı eğitim bilimci rahmetli Sayın Avni Akyol döneminde hazırlanan “Ölçme ve Değerlendirme Özel İhtisas Komisyonu Raporu” dur(MEB, 1990). Diğeri ise TEDMEM tarafından hazırlanan “ Ortaöğretime Geçiş Yerine Ortaöğretimi Yeniden Düşünmek" başlıklı rapordur (TEDMEM, 2019). Aşağıda bu raporlarda yer alan “Ortaöğretime Geçiş” ile ilgili bazı öneriler özet olarak verilmiştir.

“Ölçme ve Değerlendirme Özel İhtisas Komisyonu Raporu”: Üniversitelerden konunun uzmanı akademisyenler, MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nun ve Bakanlığın çeşitli Genel Müdürlüklerinin ilgili uzmanları, ÖSYM ve DPT’nin ilgili uzmanları olmak üzere geniş katılımlı bir grubun dört aylık yoğun bir çalışmaya dayalı olarak hazırladığı bu rapor; “Yönlendirme”, “Öğrenci Akışının Düzenlenmesi”, “Öğrenci Başarısının, Programın ve Öğretimin Değerlendirilmesi” başlıklarını taşıyan üç bölümü içermektedir. Hazırlanışından itibaren uzunca bir süre geçmesine rağmen halen geçerliğini koruyan bu raporun “Ortaöğretime Geçiş” ile ilgili önemli önerilerinden birkaçı aşağıya çıkarılmıştır.

Öğrencilerin eğitim sistemi içinde yönelmesine yardımcı olmak, kendisini bütünlüğü içinde tanımasına, kendine uygun kararlar vermesine ve geleceğini planlamasına yönelik bilimsel hizmetleri düzenli ve sürekli bir biçimde vermek olarak düşünülen yönlendirme, 8 yıllık ilköğretim programını izlemeyi gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, 8 yıllık ilköğretim uygulaması yurt genelinde süratle yaygınlaştırılmalıdır.

Öğrenciler, ilköğretimin birinci kademesinden başlayan bir izleme çalışması ile ikinci kademesinde seçmeli dersler yoluyla bir yandan izlemeye devam etmek, diğer yandan seçenekleri sunmak suretiyle yönlendirme çalışmaları ve ortaöğretimde ilgi ve yetenekleri doğrultusunda, hayata ve iş alanlarına çeşitli yükseköğretim programlarına yönlendirme uygulamaları başlatılmalıdır. Bunun için, ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren etkili bir yönlendirme uygulanmalı; buna göre de, gerekli hazırlıklar yapılmalı ve tedbirler alınmalıdır.

Yönlendirme esaslarına ve uygulamalarına göre oluşturulan ortaöğretim kurumu genel olarak, çok amaçlı ve programlı bir lise olmalıdır.

Ortaöğretime girişte, yönlendirme sonuçları esas olmalı; ortaöğretim programlarına özel yetenek gerektiren durumların dışında sınavla giriş uygulamasına son verilmelidir. Ayrıca, ilköğretime girişte veya ara sınıflara yatay geçişlerde herhangi bir sınava başvurulmamalıdır (MEB, 1990, s.12 – 13).

 

“Ortaöğretime Geçiş Yerine Ortaöğretimi Yeniden Düşünmek”: Türk Eğitim Derneği çatısı altında; eğitim sistemi için proaktif bir şekilde, kanıta dayalı araştırma verisi, fikir ve yayın üretip kamuoyuna mal etmeyi amaçlayan bağımsız bir düşünce kuruluşu olan TEDMEM’in bu raporunun “Ortaöğretime Geçiş Önerileri” kısmında yer alan görüşlerden/ önerilerden bazıları ve konu ile ilgili cevaplandırılması gereken bazı temel sorular aşağıda özetlenerek verilmiştir.

Türkiye’de ortaöğretime geçişte sınırlı sayıda kuruma sınavla öğrenci alınması başlangıçta nasıl bir yapı ve hangi amaçlarla başlamıştır? Bu sınavlar neden adı veya zaman zaman şekli değişerek yaygınlaştı ve tüm ortaöğretim kurumlarına sınavla öğrenci yerleştirmeye geçildi?

Anadolu Lisesi, Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi gibi okul türlerinin kuruluş mevzuatlarında/yönetmeliklerinde yer alan amaçları ile bugünkü amaç ve işleyişleri ne ölçüde değişim gösterdi?

Genel akademik eğitim veren ve esas itibariyle yükseköğretime geçiş için (adı her ne olursa olsun üniversiteye geçişi temin eden sınav için) hazırlayan lise türlerinin Fen Lisesi, Anadolu Lisesi, Sosyal Bilimler Lisesi gibi ayrı adlar altında kurulmuş olmasının Türkiye’nin daha nitelikli insan kaynağı yetiştirmesine nasıl bir katkısı bulunmaktadır?

Fen bilimleri veya sosyal bilimler gibi alanlarda bilim insanı yetiştirmeye kaynaklık edecek ortaöğretim programları oluşturulacaksa;

 

Bu programlar ayrı lise türleri olarak mı düzenlenmeli, yoksa bugünkü haliyle zaten bu farklı lise türlerinde verilen birkaç farklı ders herhangi bir Anadolu Lisesi programı içinde veya genel lise eğitimi içinde seçmeli ders olarak verilebilir mi?

Bilim insanı yetiştirmeye kaynaklık etmek amacıyla Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi gibi okul türlerinin bu amaçlarını gerçekleştirebilmeleri için programlarında ve uygulamalarında ne tür farklılıklar olmalı? Bu kurumların yaygınlığı veya sayıları ne kadar olmalı? Bu tür kurumlar nerelerde ve hangi koşullar altında açılmalı?

Raporda “Yukarıda ifade edilen soruların cevaplanması, sınavın kendisinin değil bugün sınav tartışmasına neden olan temel öğelerin tartışılması anlamına gelmektedir…” görüşü yer almaktadır.

 

Üniversite öncesi eğitimde temel sorun; ortaöğretime geçişin nasıl düzenlediği veya düzenleneceğinden çok eğitimde kalite sorunudur.

 

Ortaöğretimin artık zorunlu eğitim kapsamında olduğu da dikkate alınarak, ortaöğretim kurumlarının amaçlarının, yapısının ve öğretim programlarının yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

 

Lise eğitiminin ötesinde hiçbir anlam ve ad yüklemeden liseye “lise” demek gerekir. 

 

Lise eğitimi zorunludur. Kontenjan sınırlaması olamaz. Genel akademik eğitim veren liselerin kontenjanlarının talebi karşılamaması durumunda, mesleki eğitimi de tercih etmeyen öğrencilerin zorunlu olarak açık öğretime yerleşmesi anlamına gelmektedir. Açık öğretim istisnai koşulları olan bir seçenek olarak değerlendirilmelidir. Başka bir lise türü veya özel öğretim kurumunu tercih etmedikçe, her öğrenci kendi yerleşim yerindeki liseye kayıt yaptırma hakkına sahip olmalıdır. Liseye öğrenci sınavla alınamaz, çünkü zorunlu tutulan bir eğitim sınava tabi olamaz.

 

Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi gibi lise türleri olabilir.

 

Bilim insanı yetiştirmeye kaynaklık etmek gibi bir amaca sahip bir okulun bu amacını gerçekleştirmesi, bu amaca uygun olarak öğretim programları, süreçleri ve uygulamalarını hayata geçirebilecek insan kaynağı laboratuvar, uygulama alanları ve alt yapısı gerektirir. Fen lisesi veya Bilim Lisesi şeklinde çeşitli ülke uygulama örnekleri incelendiğinde bu tür liselerin sayılarının oldukça sınırlı olduğu, üstün yetenekli veya özel yetenekli öğrenciler için tasarlanmış ve çoğu zaman süreye bağlı olmayan öğretim programlarının olduğu, amaçlarına uygun olarak üst düzeyde insan kaynakları ve gelişmiş bir altyapıya sahip oldukları görülmektedir. Sayıları yüzlerle ifade edilen Fen Liseleri veya Sosyal Bilimler Liselerinde bu ölçüde özellikli ve nitelikli bir eğitim vermenin mümkün olmadığı açıkça ortadadır.

 

Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi gibi lise türleri, amaçları ile uyumlu olarak yönetilebildiği ve sınırlı tutulabildiği surece yüksek nitelikli insan kaynağı yetiştirme açısından rasyonel bir uygulama olarak değerlendirilebilir. 

 

Mevcut Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Liselerinin bulundukları çevre, olanaklar ve altyapıları değerlendirildiğinde, bu liselerden çok sınırlı sayıda lisenin bilim insanı yetiştirmeye kaynaklık etme amacına hizmet edebileceği görülecektir. Bu az sayıdaki liseye öğrenci seçilmesi için sistemin tamamını tartışmak anlamlı değildir. Benzer liselere (adı ve amacı benzer olmakla birlikte uygulamaları oldukça farklı ve özgün) öğrenci seçme aşamasında, Güney Kore gibi son derece sınav merkezli ve rekabetçi bir sistemden ABD’nin bazı eyaletlerinde sınav merkezli olmayan uygulama örneklerine kadar çeşitli seçme yöntem ve tekniklerinin kullanıldığı bilinmektedir. “Lise”ye öğrenci geçişi sınav sisteminin dışına çıkarıldıktan sonra, az sayıda Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi için seçme yöntemini tartışmak çok daha kolay olacaktır. Ancak burada bir kez daha vurgulanması gereken nokta şudur ki, sayıları yüzlerle ifade edilen, en ücra köşelere kadar yayılmış Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Lisesi için öğrenci seçilmesi halinde seçme işlemi yine sistemin bütününü meşgul edecek bir hale dönüşür.

Güzel Sanatlar Lisesi ve Spor Lisesi gibi lise türleri nitelikleri gereği özel yetenek taraması ve değerlendirmesine dayalı olarak öğrenci alması gereken kurumlardır. 

 

Bu liselerin sayıları sınırlı tutularak, güzel sanatlar ve spor alanlarında genel bir eğitimden daha çok yetenekleri geliştirmeye, sanat ve spor alanlarında iyi bir temel oluşturmaya odaklanılmalıdır. Güzel Sanatlar Lisesi ve Spor Lisesi gibi lise türleri için öğrenci seçimi akademik eğitim veren lise türlerinden ayrı ele alınması ve görece olarak mevcut tartışmaların dışında tutulması gereken bir konu olarak değerlendirilmektedir. 

 

Hangi işler veya meslekler için mesleki ve teknik ortaöğretim düzeyinde ara insan gücü yetiştirileceği geniş kapsamlı bir çalışma ile yeniden değerlendirilmek zorundadır. 

 

Pek çok mesleğin gerektirdiği bilgi ve beceri düzeyi ile meslek sertifikasyonu gerekleri ortaöğretimin sonrasına ötelenmektedir. Örneğin sağlık alanında ve bazı teknik alanlarda artık lise eğitimi ile meslek kazandırmak ve meslek sertifikasyonu yapmak uluslararası standartlarla uyumsuz hale gelmiştir. Bu nedenle mesleki ve teknik eğitimde (a) doğrudan mesleğe/işe geçiş için eğitim verilecek alanlar, (b) mesleğe/işe geçiş için lise sonrası meslek programlarına hazırlayan alanlar şeklinde bir değerlendirme yapılarak mesleki eğitimin içeriği de amacına uygun olarak düzenlenmelidir. Ancak her iki durumda da iyi bir mesleki eğitimin nitelikli bir temel yetkinlikler ve ortak beceriler eğitimine bağlı olduğu dikkate alınmak zorundadır.

 

İsteyen her öğrencinin lise eğitimi almaya hakkı olduğu ve lise eğitiminin aynı zamanda zorunlu olduğu dikkate alınırsa, mesleki ve teknik eğitime geçişte bir sınav puanına dayalı olarak zorunlu bir yerleştirme olmamalıdır. 

 

Ortaöğretime geçişte etkili bir rehberlik ve yönlendirme esastır. Ancak mesleki ve teknik eğitimi tercih eden öğrencilerin her birinin istediği alanda mesleki eğitim alması pratik olarak mümkün olmayacağından, mesleki eğitimi tercih eden öğrencilerin kendi içinde meslek alanlarının gerektirdiği önkoşul nitelikler ve mesleklere uygunluk bakımlarından değerlendirme yapılarak bir yerleştirme sağlanabilir. 

 

Etkili bir rehberlik ve yönlendirme bireylerin ilgi, ihtiyaç, yetenek ve bilişsel kapasitelerine uygun kararlar vermelerini ve tercihler yapmalarını desteklemelidir. 

 

Öğrencilerin gelişimlerine ve yetkinliklerine ilişkin ölçme ve değerlendirmeye dayalı verilerin öğrencilerle ve velilerle paylaşılması daha sağlıklı tercihler yapmayı destekleyecektir.

 

Özel öğretim kurumlarında öğrenim görmek, bireylerin maddi olanakları çerçevesinde tercihlerine bağlıdır. 

 

Ortaöğretim düzeyinde özel öğretim kurumlarının öğrenci kabul süreçlerinin nasıl düzenleneceği esas itibariyle bir kamu politikası sorunu olarak görülmemelidir. Özel öğretim kurumları öğrenci kayıt ve kabulünde mevcut hukuk sistemi içinde kendi öğrencilerini seçme inisiyatifine sahip olmalıdır. 

 

Ortaöğretimin amacının ve yapısının, mevcut yapıda oluşmuş kurum türlerinin amaç ve işlevinin sorgulanması; mevcut kurumsal yapılara aidiyetler ve bağlılıklarla bu yapıların arka planında yer alan ön kabuller dikkate alındığında, yönetsel ve politik acıdan oldukça güç bir yüzleşme anlamına gelmektedir.

 

Ortaöğretime geçiş konusunda sistem bütünlüğü içinde sürdürülebilir bir çözüm üretilecekse,öncelikle yukarıda ifade edilen eğitimin kalitesini fırsat eşitliğini de gözeterek geliştirmeye yönelik önerilere odaklanılmalıdır. Eğitimin kalitesini artırmaya yönelik önlemlerle eş zamanlı olarak zorunlu eğitim ve hayat boyu öğrenme perspektifi içinde ortaöğretimin amacı ile ilgili ana konularda bir görüş birliği oluşturulmalıdır. Bir sonraki adımda ise yeniden tasarlanan amaçların gerçekleştirilmesi için ortaöğretimde nasıl bir yapı ve süreç tasarlanması gerektiğine ilişkin kararlar oluşturulmalıdır. Böylece amaç-yapı uyumu sağlanabilir. Sistemin amaç ve yapısına ilişkin temel kararlar verildikten sonra, ortaöğretime geçişin nasıl olacağının tasarlanması teknik olarak daha kolay bir iş olacaktır. Sistematik bir yaklaşımla ele alındığında, ortaöğretime geçişe ilişkin kararlar amaç ve yapıya ilişkin kararlardan sonra gelmelidir

 

Sonuç

 Öğrencileri eğitim-öğretim sürecinden koparmadan, zihinsel gelişimlerinin yanı sıra duyuşsal, sosyal ve psikomotor gelişimlerine katkıda bulunan sanatsal ve sportif etkinliklere katılımlarını engellemeden, kısaca “öğrenciliklerini de yaşayarak”; “öğrenci başarı gelişiminin değerlendirilmesi” ve “kademeler arası geçişin düzenlenmesi” gerekir. Bunun nasıl sağlanabileceğini ele alan ve konunun uzmanları tarafından hazırlanan çok önemli raporlar ve Şura kararları olmasına karşın son yıllardaki değişiklik yapma çalışmalarında bunlardan yeterince, bazen de hiç yararlanılmadığı görülmektedir.

Son yıllarda ortaöğretime geçişte uygulanan OKS, SBS, TEOG adları altında tümü kısa ömürlü olan sınavlar ve son olarak da LGS ve “Yerel Yerleştirme” uygulamaları; öğrenciler, veliler, öğretmenler, okul yöneticileri başta olmak üzere tüm ilgililerin içselleştirerek rahatlamalarını sağlayan bir konuma ulaşamamıştır.

Sonuç olarak, yukarıda özetlenen iki önemli rapor ile birlikte benzer yönleri olan akademik çalışmalardan, araştırmalardan ve uzman görüşlerinden yararlanılarak ilköğretim

(ilkokul ve Ortaokul) ve ortaöğretimi birlikte bir “sistem yaklaşımı” ve “yönlendirme” anlayışı çerçevesinde ele alan, günübirlik değişikliklere uğramayan, kalıcılığı olan bir “Yönlendirmeye Dayalı Ortaöğretime Geçiş Sistemi”ni oluşturmaya gerek vardır. Bu çerçevede Bakanlığın mevcut olan ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) uygulamaları ilkokul 3.sınıf ile lise 12.sınıf arasındaki sınıfları kuşatabilecek şekilde genişletilerek, çeşitli eşdeğer formları olacak şekilde geliştirilmesi, belirli aralıklarla revize edilen bu ABİDE uygulaması sonuçları “yönlendirme” etkinliklerinde, “yetenek testleri”, “Standart Başarı Testleri” vb. psikolojik ölçme araçları ile birlikte kullanılması sağlanabilir. Ülkemizde bunları gerçekleştirmeye temel olabilecek, akademik çalışmaların, araştırmaların, uzmanlarca hazırlanan raporların, deneme uygulamalarının ve insan gücü kaynağının olduğu rahatlıkla savunulabilir. Yeter ki Milli Eğitim Bakanlığı, bundan yararlanarak, tüm ilgili tarafların işbirliğine dayalı tutarlılık ve kalıcılığı olan bir “ortaöğretime Geçiş Sistemi” oluşturabilsin.

 

Kaynaklar

TEDMEM.(2019). 2018 Eğitim Değerlendirme Raporu. (TEDMEM Değerlendirme Dizisi 5). Ankara: Türk Eğitim Derneği.

TEDMEM ( 2017 ? ). “Ortaöğretime Geçiş” Yerine Ortaöğretimi Yeniden Düşünmek.(TEDMEN – Görüş). Ankara: Türk Eğitim Derneği.

Maarif Bakanlığı Kolejleri (2020). https://www.turkcebilgi.com/maarif_bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_kolejleri# adresinden 19.07.2020 tarihinde erişilmiştir

MEB. (1990). Ölçme ve Değerlendirme Sistemi Özel İhtisas Komisyonu Raporu. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Haberi Paylaş :


Benzer Haberler
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)