adscode
adscode
https://dogakoleji.k12.tr/basvurular/lgs

MEB’İN NOT VERME ISRARI EĞİTİMDE EŞİTSİZLİKLERİ DERİNLEŞTİRİYOR

Eğitim Sen, 2020-2021 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu raporunu yayınladı.

MEB’İN NOT VERME ISRARI EĞİTİMDE EŞİTSİZLİKLERİ DERİNLEŞTİRİYOR
Sendikalar
Güncelleme : 22-Jan-21 16:27

2020/’21 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI I. YARIYILINDA EĞİTİMİN DURUMU

 

Pandemi koşullarında başlayan 2020-2021 eğitim öğretim yılının ilk yarısı 22 Ocak 2021 tarihinde sona erecektir. 2020-2021 eğitim öğretim yılı başlamadan önce okulların açılma tarihi çok önceden belli olmasına rağmen ne yüz yüze eğitim, ne de uzaktan eğitim uygulamalarına tam anlamıyla hazırlık yapmayan Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), yaşanan sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalmıştır.

21 Eylül’de okullarda yüz yüze eğitim, seyreltilmiş uygulamalar eşliğinde anasınıfı ve ilkokul birinci sınıflarda haftada bir gün olacak şekilde başlatılmıştır. Ekim ayının başında ilkokul birinci sınıflara ek olarak 2., 3., 4., 8. ve 12. sınıflarda da yüz yüze eğitime geçilmiştir. Kasım ayının başında 5. ve 9. sınıf öğrencileri de haftada iki gün okula gitmeye başlamış, ancak ilerleyen günlerde Kovid-19 vaka sayılarının artmaya başlaması ile birlikte yeniden uzaktan eğitime geçilmiştir.

 

PANDEMİ VE ‘UZAKTAN EĞİTİM’ SÜRECİ

 

Pandemi riskine karşı uzaktan eğitime geçilmesi ile kamusal bir hizmet olan ve her çocuğun eşit bir şekilde faydalanması gereken eğitim hakkına ulaşmak güçleşmiştir. Özellikle düşük gelirli ve yoksul aile çocukları ile mevsimlik tarım işçiliği yapan çocuklar normal koşullarda bile eğitim olanaklarından yeterince yararlanamazken, uzaktan eğitim ile birlikte her çocuğun ulaşabileceği bilgisayar, internet gibi teknolojik araçlarının olmaması, çocukların eğitim sisteminden dışlanmalarına yol açmıştır.

Türkiye’de bölgeler, iller,  ilçeler, mahalleler hatta okullarda ve okul içindeki şubeler arasında bile eğitime erişimde hem nitelik hem de nicelik olarak ciddi farklılıklar vardır. Salgın süreci ile birlikte eğitimde var olan eşitsizlikler daha da derinleşmiştir.

UNESCO’nun verilerine göre Kovid-19 pandemisi dünyada 190’dan fazla ülkede 1,6 milyardan fazla çocuğun eğitimini etkilemiştir. Bu sayı dünya üzerindeki çocukların yüzde 90’ını ifade etmektedir. Salgından dolayı 10 milyona yakın çocuğun okulu bırakma riski ortaya çıkmıştır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve UNICEF’e göre Kovid-19 salgını sonucunda milyonlarca çocuğun çocuk işçiliğine itilmesi riski artmıştır.  

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne (OECD) göre, “sessiz çalışma yeri olan öğrenciler” listesinde 77 OECD ülkesi arasında 49’uncu sırada yer alan Türkiye’de, bilgisayar sahipliği oranı da yüzde 44,1’dir. Türkiye, OECD’nin ‘Okul Çalışmaları İçin Bilgisayara Erişim’ isimli 77 ülkelik listesinde 64’üncü olarak ortalamanın çok gerisindedir. Bilgisayara erişimi olan öğrencilerin ortalaması Türkiye’de yüzde 70’in biraz altında kalırken ‘avantajlı okullarda’ okuyan öğrencilerde bu oran yüzde 90’a yaklaşmaktadır.

UNICEF, dünyada 1,5 milyar öğrencinin salgından olumsuz etkilendiğini ve 463 milyon öğrencinin ise uzaktan eğitime erişim için gerekli cihazlara ve imkânlara sahip olmadığını açıklamıştır. Türkiye'de en az 6 milyon öğrencinin uzaktan eğitim için gerekli cihazları, başta internet erişimi olmak üzere gerekli imkânlara tam anlamıyla sahip olmadığı görülmüştür.  

Türkiye’de bir tarafta hem tablete, hem bilgisayara hem de akıllı telefona erişen öğrenciler, diğer tarafta herhangi bir cihaza sahip olmadığı için akşam babasının ya da annesinin eve gelmesini bekleyen ve onun cep telefonundan internete girmeye çalışan hatta evinde televizyonu olmayan olsa dahi kalabalık hanede yaşadığı için televizyon önceliği olmayan öğrenciler bulunmaktadır.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2 buçuk milyondan fazla hanede, hane halkı sayısı 6’nın üzerindedir. Kalabalık hanelerde yaşayan çocukların ne kadarının televizyona ve internete erişebileceği tartışmalıdır. Özellikle yoksul ve kırsal bölgelerde iletişime geçtiğimiz öğretmenlerin önemli bölümü öğrencilerin yarısından fazlasının EBA’ya erişemediğini ifade etmiş ve bu durumun kendilerini çaresizliğe ittiğini belirtmişlerdir.

Pandemi sürecinde öğrencilerimiz, uzaktan eğitime erişen, kısmen erişen ve hiç erişemeyen şeklinde sınıflara ayrılmış, özellikle yoksul emekçi çocukları, özel eğitim kapsamındaki çocuklar, tarım işçisi çocuklar, anadili farklı olan çocuklar ve dezavantajlı gruplar uzaktan eğitime ulaşamamış, sistemin tamamen dışına itilmişlerdir.

Özel okullardaki öğrenciler salgının başından itibaren uzaktan eğitime erişimde hiçbir sorun yaşamazken, devlet okullarında uzaktan eğitime erişim ve teknolojik araç eksiklikleri sorunu bir türlü çözülememiştir. Yüz yüze eğitimde yaşanan eşitsizlikler uzaktan eğitim süreciyle daha da derinleşmiş, bütün yük öğrencilerimizin, velilerimizin ve öğretmen arkadaşlarımızın üzerine yıkılmıştır.

Uzaktan eğitim sürecinde öğretmenlerin derslerin niteliğini artırmak için bilgisayar, tablet, internet vb. alarak yeni harcamalar yapmak zorunda bırakılmış ve artan internet ve telefon faturaları nedeniyle giderlerde önemli artışlar yaşanmıştır. İnternet, bilgisayar ve tablet desteği görmeyen öğretmenlerimiz, uzaktan eğitim sürecinde ek ders ücretlerinin ödenmesi sürecinde de çeşitli mağduriyetlerle karşı karşıya bırakılmıştır.

Meslek lisesi öğrencileri okulların kapatıldığı dönemde bile okullara çağrılarak maske yapımında çalıştırılmıştır. Eğitime ikinci kez ara verilmesinin ardından staj yapan meslek lisesi öğrencilerinin stajları tepkiler üzerine MEB tarafından 4 Ocak 2021 tarihine kadar durdurulmuştur.

Yüz yüze eğitime kıyasla çok daha sınırlı olan uzaktan eğitimde ve canlı derslerde, örgün eğitimde uygulanan müfredatın aynısı verilmeye çalışılmış; müfredatta bir seyreltme ve azaltma yoluna gidilmemiştir. Müfredatla paralel olarak ders kitapları da uzaktan eğitime uygun olmadığından canlı derslerde normal ders kitaplarının kullanılması sorun yaratmıştır. Uzaktan eğitime uygun basılı ve dijital materyallerin yetersizliği gibi sorunlar süreci daha da zorlaştıran etkenler olmuştur.

Öğretmenlere hem uzaktan eğitimi uygulamak, hem de uzaktan eğitimde kullanılacak materyal geliştirme konusunda yeterince destek sağlanmamış olması, 2020-2021 eğitim öğretim yılının birinci döneminin özellikle öğrencilerimiz açısından büyük ölçüde kayıp bir dönem olmasına neden olmuştur. Bu kayıp dönemin nasıl telafi edileceği ya da telafi edilip edilemeyeceği konusunda hiç de iç açıcı bir tablo bulunmamaktadır.

Eğitim Sen gerekli tüm önlemlerin alınarak, okulların fiziki olarak salgında güvenle kullanılabilir hale getirilerek ve ihtiyaç duyulan personel (sağlık çalışanı, temizlik görevlisi ve öğretmen) atanarak yüz yüze eğitimin başlaması gerektiğini düşünmektedir. Özellikle okul öncesi ve ilkokul kademesindeki öğrencilere yönelik olarak gerekli hazırlıklar yapılarak en kısa sürede yüz yüze eğitime geçilmelidir.

 

MEB’İN NOT VERME ISRARI EĞİTİMDE EŞİTSİZLİKLERİ DERİNLEŞTİRİYOR

 

2020-2021 Eğitim öğretim yılı başlangıcında kısa bir dönem seyreltilmiş yüz yüze eğitim uygulaması yapılmış olsa da, pandeminin tekrar yükselişe geçişiyle birlikte yeniden uzaktan eğitim koşullarına dönülmüştür.

MEB’in karne notu vermek adına yüz yüze sınav yapma denemesinin başta sendikamız olmak üzere, toplumun tüm kesimlerince tepkiyle karşılanması üzerine bu uygulamadan vazgeçilirken, milyonlarca öğrencinin derse katılamadığını bile bile ‘derse katılım performans notu’ adı altında not verme işlemi başlatılmıştır. Sendikamız, not verme işlemi için yönetmelikte yapılan değişikliğin iptali ve not verme işleminin yürütmesinin durdurulması için dava açmıştır. Bunun üzerine MEB, not verme işleminde öğrencinin derse katılıp katılmadığına dair öğretmenlerimizden bir belge istenmeyeceği ve öğrencinin üstün yararı gözetilerek not verilmesi yönünde bir içerikle yazı yayınlamak durumunda kalmıştır.

Bütün bu gelişmeler, MEB’in pandemi koşullarında uzaktan eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikleri gidermek yerine birbiriyle çelişen kararlar alarak hem öğrencilerimizi hem de eğitim emekçilerini mağdur etmiştir. MEB, eğitimde her şeyin güllük gülistanlık bir havada olduğuna dair algı yaratarak toplumu buna inandırmaya çalışması, bakanlığın süreci doğru yönetemediğini göstermektedir.

 

 

 

GÜVENCESİZ İSTİHDAM, ESNEK ÇALIŞMA VE ANGARYA UYGULAMALARI

 

Türkiye’de uzaktan eğitim süreci, eğitim ve bilim emekçilerinin emeği ve yoğun çabası eşliğinde hayata geçirilmiştir. Eğitim ve bilim emekçileri, evlerini fiilen okul haline getirmiş, bilgisayar, internet erişimi, öğretim materyalleri gibi araçlar bireysel çabalarla sağlanmış veya satın alınmıştır. Yasalarla tanımlanmış sekiz saatlik çalışma süresi öğrencileri ve velileri desteklemek üzere daha uzun saatlere, akşam saatlerine ve hafta sonlarına kadar uzamıştır. Okul çağında çocukları olan eğitim ve bilim emekçileri evde sessiz bir yer bulmak için büyük özverilerde bulunarak çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu çabalara karşın, özellikle kadın emekçilerin yoğun ev içi emeği, eğitim alanının genel görünmezliği durumunun uzantısı olarak daha da görünmez kılınmıştır.

Eğitim ve bilim emekçilerinin evdeki emek süreci ve karşılaştığı güçlükler hakkında bir çalışma yapmayan MEB, bu görünmezlik algısıyla öğretmenlere eğitim ve deneyimlerinin dışında kalan işler vermek gibi uygulamalara girişmiştir. Öğretmenlerimiz hafta içi uzaktan eğitim derslerini gündüz saatlerinde işlemekle birlikte, bir yandan saat 18.00’den sonra ve cumartesi günleri uzaktan eğitim dersleri için yoğun hazırlık ve ders uygulaması yapmak zorunda kalmıştır.

Kamuda evden çalışma, dönüşümlü çalışma, uzaktan çalışma vb. gibi uygulamaların başlaması, eğitim ve bilim emekçileri açısından önemli tehditleri de beraberinde getirmiştir. Bazı illerde pandemi gerekçesiyle öğretmenler ‘geçici görevlendirme’ ile zaman zaman polis kontrol noktalarında ateş ölçmek ya da kalabalık yerlerde bilgilendirme broşürleri dağıtmak için görevlendirilmiştir. Farklı illerde, öğretmenlerin filyasyon ekiplerinde ya da çağrı merkezlerinde çalışmak için görevlendirildiği görülmüştür. Bu tür uygulamaların çoğu sendikamızın ve kamuoyunun tepkisi üzerine iptal edilmiştir. 2020-2021 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitim alanında hayata geçirilmeye çalışılan esnek çalışma ve angarya uygulamaları salgın sürecinde sadece çalışma biçimlerinin değil, iş ve görev tanımlarının da ihtiyaca göre esnekleştirilmeye çalışıldığını göstermiştir.

15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden kullanılarak sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştır. Öğretmen atamalarında mülakat ve sözleşmeli istihdam uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilmesini beraberinde getirmiştir. Eylül 2020 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 101 bin 730’a ulaşmıştır. Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasıyla birlikte eğitimde güvencesiz istihdama kapı aralanması sağlanmıştır. Sayıları yüz bini aşan sözleşmeli öğretmenlerin mazerete dayalı tayin hakkı sorunu sürerken, 3 yıl +1 yıl sözleşmeli istihdam düzenlemesi var olan sorunları daha da derinleştirmiştir.

Ülke çapında görev yapan ve tamamı yakını asgari ücretin altında ücret alan ve sigortaları 13-15 gün üzerinden yatan ücretli öğretmen sayısı ise 100 bine yakındır. Yıllardır fiilen uygulanan ücretli öğretmenlik gerçekliği önümüzdeki temel sorunlardan birisi olması nedeniyle eşit işe eşit ücret hakkının ve tüm özlük mesleki hakların bütün öğretmenler için uygulanması gerekmektedir.

Sözleşmeli öğretmenlik mülakatında sorulan ve öğretmenlikle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan ve basına da yansıyan siyasi içerikli sorular üzerinden KPSS’de yüksek puan alan çok sayıda öğretmen adayının elenmesine neden olmuştur. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kamu istihdamında benimsenen güvencesiz/sözleşmeli istihdam uygulamalarının yaygınlaşması, ‘Güvenlik soruşturması’ adı altında yapılan elemeler, mülakat sınavlarında siyaseten muhalif görülen, iktidarın eğitim politikalarına onay vermeyen, onun istediği şekilde yaşamayan ve düşünmeyenlere yönelik olarak benimsenen ayrımcı tutumların sürdürülmesi, öğretmen alımı ve istihdamında ciddi sorunların yaşanmasını beraberinde getirmiştir.

Öğretmenler arasında kadrolu, sözleşmeli ya da ücretli öğretmen ayrımı yapılması doğru değildir. Eğitimin vazgeçilmez öğesi öğretmendir ve eğitimin niteliği, öğretmenin niteliği ile doğru orantılıdır. Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlerin mevcut çalışma koşulları ile öğrencilere ve genel olarak eğitime yeterince faydasının olması mümkün değildir. Eğitimin niteliği düşünülüyorsa sözleşmeli, ücretli ya da başka bir ad altında yapılan öğretmenlik uygulamalarının tamamına son verilmelidir.

Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.

 

KAMU KAYNAKLARININ ÖZEL OKULLARA AKTARILMASI

 

Devlet okulları sorunlarla boğuşurken, 2020-2021 eğitim öğretim yılında kamu kaynaklarından özel okullara yapılacak teşvikler açıklanmıştır. 2020-2021 eğitim öğretim yılında destekler ilkokul 3. ve 4. sınıf, ortaokul 7. ve 8. sınıf ve ortaöğretim 10., 11.,ve  12. sınıf okul kademelerinde öğrenim gören öğrenci başına okullara verilecektir. Buna göre; İlkokul 3 ve 4. sınıf öğrencileri için öğrenci başına 4 bin 165 TL; ortaokul 7. ve 8. sınıf öğrencileri için öğrenci başına 4 bin 849 TL; ortaöğretim 10., 11., ve 12. sınıf öğrencileri için öğrenci başına 4 bin 849 TL ödeme doğrudan kamu kaynakları üzerinden yapılacaktır.

Son 18 yılda bu konuda önemli adımlar atılmış, bugün itibariyle Türkiye’de özel okul sayısının toplam okul sayısına oranı yüzde 20’ye ulaşmıştır. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Meclis’te daha önce yaptığı bütçe sunuş konuşmasında 2020-2021 eğitim öğretim yılı başında tüm eğitim kademelerinde toplam 14 bin 617 özel okul bulunduğunu, özel okullara kayıtlı öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranının ise yüzde 8,8 olduğunu açıklayarak, 2021 yılında özel okullara toplam 891 milyon TL eğitim desteği verileceğini açıklamıştır.

Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde devlet okullarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı ağır tahribatın, özellikle devlet okullarında yaygınlaşan yoğun dinselleşme pratiklerinin belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar vb. gibi pek çok neden birçok velinin çocuğunu özel okullara yönlendirmesini beraberinde getirmiştir. 

 

İlkokul ve Ortaokulda Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları (Özel)

   

 

Eğitim Yılı

İlköğretim

Özel Okul sayısı

İlköğretim

Öğrenci Sayısı

İlköğretim

Öğretmen Sayısı

2011/’12

931

286.972

31.691

 

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

2012/’13

992

904

167 381

164 294

20.546

18.926

2013/’14

1.071

972

184 325

182 019

21.273

21.459

2014/’15

1.205

1.111

203 272

208 424

22.194

23.016

2015/’16

1.389

1.555

232.039

278.089

25.908

31.288

2016/’17

1.324

1.481

213.113

288.766

23.108

28.775

2017/’18

1.618

1.869

233.740

321.779

28.966

37.593

2018/’19

1.808

2.060

262.164

338.046

32.667

41.437

2019/’20

1.982

2.351

274.018

347.495

33.514

42.944

 

4.333

621.513

76.458

               

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özel Ortaöğretimde Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları

 

Eğitim Yılı

Okul

Öğrenci

Öğretmen

2011/’12

885

138.164

19.386

2012/’13

1.033

156.665

22.378

2013/’14

1.433

196.663

29.040

2014/’15

1.603

240.171

31.113

2015/’16

2.504

373.394

49.898

2016/’17

2.618

514.480

52.569

2017/’18

2.989

559.838

63.451

2018/’19

3.589

581.693

74.572

2019/’20

3.882

557.472

75.576

 

Hükümetin özel okulları teşvik politikası içinde özel ortaöğretim kurumlarının ayrı bir yeri bulunmaktadır. Dershanelerin özel okullara/temel liselere dönüştürülmesi sürecinin de etkisiyle özel ortaöğretim kurumlarının sayısı 2019-2020 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle tarihin en yüksek seviyesine çıkmıştır.

Eğitimde 4+4+4 öncesinde Türkiye’de sadece 885 özel lise varken, son sekiz yıl içinde tamamen hükümet ve MEB işbirliğiyle özel lise sayısı tam 4 kattan fazla artmıştır. Benzer bir şekilde 4+4+4 öncesinde özel liselere giden öğrenci sayısı 138 bin 164 iken aradan geçen süre içinde 4 kat artış göstermiştir.

Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde devlet okullarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribatın, özellikle devlet okullarında yaygınlaşan yoğun dinselleşme pratiklerinin belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiştir. 

 

 

 

 

Özel Mesleki ve Teknik Ortaöğretimde Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayısı

 

Eğitim Yılı

Özel Ortaöğretim Sayısı

Öğrenci Sayısı

Öğretmen Sayısı

2011/’12

45

4.348

689

2012/’13

126

17.854

2.181

2013/’14

426

54.153

7.472

2014/’15

429

75.890

7.660

2015/’16

419

99.217

8.604

2016/’17

372

111.720

7.771

2017/’18

383

109.113

8.873

2018/’19

413

107.228

9.278

2019/’20

401

108.918

8.881

 

Eğitimde 4+4+4 öncesinde, 2011-2012 eğitim öğretim yılında Türkiye’de sadece 45 özel meslek lisesi varken, son sekiz yıl içinde kamu kaynaklarıyla yapılan doğrudan destek ve teşvikler sonucunda okul sayısı 9 kat artmış ve 2019/’20 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle bu sayı 401 olmuştur. Aynı dönemde özel meslek liselerine giden öğrenci sayısı ise yaklaşık 25 kat artış göstererek 4 bin 348’den 108 bin 918’e yükselmiştir. Özel meslek liselerinde ve teknik liselerde okul sayısı 9 kat artarken öğrenci sayısının 25 kat artmış olmasının en temel nedeni, MEB’in özel mesleki eğitime yönelik okullaşma politikasının yanı sıra, özel mesleki ve teknik liselere giden öğrenci başına değişen miktarlarda doğrudan parasal destek sunulmasıdır.

MEB, eğitimin gittikçe daralan kamusal niteliğini tamamen ortadan kaldırmaya çalışırken, öğrenci ve velileri açıkça özel okullara yönlendirme politikasını sürdürmektedir. Özellikle 4+4+4 düzenlemesi sonrasında, velilerin ekonomik koşullarını zorlayarak çocuklarını özel okullara göndermesi, teşvik politikaları ile özel okul sayılarının ve bu okullara giden öğrenci sayısının ciddi anlamda artmasını beraberinde getirmiştir.

MEB’in Örgün Eğitim İstatistikleri’ne göre Türkiye’de 2020 yılsonu itibariyle toplam 13 bin 870 özel öğretim kurumu (okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise) bulunmaktadır. Ancak Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, TBMM'de Plan ve Bütçe Komisyonu görüşmelerinde yaptığı sunumda 2020-2021 eğitim öğretim yılı itibariyle tüm eğitim kademelerinde toplam 14 bin 617 özel okul bulunduğunu açıklamıştır. Türkiye’deki özel okul sayısının toplam okul sayısına oranı iktidarın yoğun çabaları sonucunda yüzde 20’yi aşmış durumdadır.

MEB’in özel okulların sorunları devlet okullarından daha fazla önemsediği bir dönemde, Özel okullara Türkiye Özel Okullar Derneği (TÖZOK) verilerine göre, salgınla birlikte yaklaşık 300 bin öğrenci özel okullardan kaydını sildirmiştir. Pandemi sürecinde resmi verilere göre 636, TÖZOK’a göre yaklaşık bin özel okul kapanmış, 5 bine yakın eğitim emekçisi işsiz kalmıştır. Henüz işini kaybetmeyen özel okul öğretmenlerinin önemli bir bölümü kısa çalışma ödeneğiyle birlikte salgının ağır faturasını ödemeye zorlanmıştır.

MEB, devlet okullarının yıllardır çözüm bekleyen yapısal sorunlarını çözmek, okulların ödenek ihtiyaçlarını karşılamak yerine, kamu kaynaklarını özel okullara aktarma politikasını sürdürmeye devam etmiştir. Özellikle 4+4+4 dayatması sonrasında, velilerin ekonomik koşullarını zorlayarak çocuklarını özel okullara gönderme oranı belirgin şekilde artmıştır. Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde devlet okullarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı ağır tahribatın, özellikle devlet okullarında yaygınlaşan yoğun dinselleşme pratiklerinin belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar vb. gibi pek çok neden birçok velinin çocuğunu özel okullara yönlendirmesini beraberinde getirmiştir. 

 

 

 

 

İlkokul ve Ortaokulda Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları (Resmi)

 

Eğitim Yılı

İlköğretim

 Okul sayısı

İlköğretim

 Öğrenci Sayısı

İlköğretim

Öğretmen Sayısı

 

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

İlkokul

Ortaokul

2012/’13

28.177

16.083

5.426.529

5.402.692

261.497

269.759

2013/’14

27.461

16.047

5.390.591

5.296.380

267.171

280.804

2014/’15

26.339

15.857

5.230.878

4.754.540

273.058

273.049

2015/’16

25.133

15.787

5.128.664

4.595.342

277.053

291.392

2016/’17

24.155

16.397

4.759.317

5.066.780

269.770

295.575

2017/’18

23.349

16.875

4.870.859

5.077.153

297.176

302.257

2018/’19

22.931

16.864

5.005.214

5.099.275

268.065

312.761

2019/’20

22.808

16.916

5.005.927

5.131.431

275.733

328.646

               

 

MEB’in resmi verilerine göre, eğitimde 4+4+4 uygulamasının başlamasından bu yana devlete ait ilkokul sayısı 5 bin 369 azalmıştır. Aynı dönemde devlet okullarına giden öğrenci sayısındaki azalış ilkokulda 420 bin 602, ortaokulda ise 271 bin 261 olmuştur. 

 

 

 

MEB BÜTÇESİ VE EĞİTİM YATIRIMLARININ SEYRİ

 

MEB bütçeleri, her yıl eğitim sisteminin, öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin ciddi sorunlar yaşadığı en temel ihtiyaçların görmezden gelindiği, sadece zorunlu harcamalar dikkate alınarak hazırlanmaktadır. Yıllardır eğitime ayrılan kaynaklar sadece rakamsal olarak artmakta, doğrudan eğitim hizmetlerine yönelik yatırımlar açısından bütçelerde gerçek anlamda bir artışın yapılmadığı görülmektedir. Özellikle pandemi döneminde yaşanan teknik ve altyapı sorunları nedeniyle eğitime ek bütçe taleplerimiz kabul görmemiştir.

 

 

18 yıl içinde MEB bütçesinin milli gelire oranı çok az artmış olmasına rağmen, belirlenen rakamlar ihtiyacın çok altında kalmış ve eğitim harcamalarının esas yükü, eğitimi adım adım ticarileştirme ve kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasının da etkisiyle büyük ölçüde velilerin sırtına yıkılmıştır.

2002-2021 yılları itibarıyla MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan payın gelişim seyri, her fırsatta “Bütçeden en çok payı eğitime ayırdık” diyenlerin halkı nasıl kandırdıklarının, eğitime ayrılan bütçenin ne kadarının yatırıma ayrıldığını gizlemeye çalışarak gerçekleri nasıl çarpıttıklarını açıkça göstermektedir.

 

 

MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay 2002 yılında yüzde 17,18 iken, eğitim hizmetlerinin sunumu açısından çok önemli olan bu rakam 2009’da yüzde 4,57’ye kadar gerilemiştir. MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay geçen yıla (yüzde 4,65) göre artmış (yüzde 7,69) gibi görünse de, 18 yıl önceki oranının çok gerisindedir. Bugüne kadar hazırlanan MEB bütçelerinin bizlere gösterdiği en açık gerçek, eğitimde yaşanan yoğun ticarileşme sürecinin, artarak devam edeceği, velilerin cebinden yapacağı eğitim harcamalarının belirgin bir şekilde artacağıdır. 

Eğitim, devredilemez ve vazgeçilemez kamusal bir haktır. Bu alanda yapılan çeşitli araştırmaların da gösterdiği gibi, devlet okullarında paralı eğitim uygulamaları yaygınlaştıkça, en düşük gelir grubunda bulunanların gelirleri içinde eğitim harcamalarına ayırmak zorunda oldukları pay artmaktadır. Bu koşullarda devlet okullarında eşitsizlikleri derinleştiren örnekler, var olan toplumsal eşitsizlikler doğrultusunda okulları ayrıştırmaya neden olmakta zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar oluşturmanın önü açılmaktadır.

Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedeflemekte, toplumdaki sınıf farklılıklarını daha da belirgin hale getirmektedir. Aynı okul içinde sınıflar, aynı bölgede okullar, farklı bölgeler, birbirleriyle rekabet içine sokularak eğitim hizmetleri piyasa kurallarına göre düzenlenmektedir. Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal yarar ilkesi gözetilerek planlanması ve değerlendirilmesidir.

 

YÜZ YÜZE EĞİTİM VE AŞI

 

2020-2021 eğitim öğretim yılının ilk yarısı sonu itibariyle halen eğitim-öğretim kurumlarının fiziki ve altyapı sorunlarının devam etmesi, okulların fiziki yapısının pandemi koşullarına göre düzenlenmesinde eksiklikler olması, öğretmen ve yardımcı hizmetli kadrosu düzeyinin ve eğitim bütçesinin yüz yüze eğitimin başlaması için yeterli olup olmadığı en önemli tartışma konuları olarak öne çıkmaktadır.

Başlatılan aşı çalışmasında sıranın ne zaman öğrencilere ve eğitim emekçilerine geleceği ise tam bir muammadır. MEB, başlayan aşı sürecinde öğrencilerin, velilerin ve eğitim emekçilerinin taleplerini duymazlıktan gelmeye devam etmektedir. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk “İkinci yarıyılda yüz yüze eğitimi başlatma yönünde ilkesel bir yaklaşıma sahibiz.” açıklaması yaparken bile eğitim bileşenlerinin görüşlerine başvurulmamış, demokratik katılım mekanizmaları işletilmemiştir. Bu durum, eğitim öğretim yılının ikinci döneminde de birbiriyle çelişen kararlar alınarak, eğitimin içinden çıkılmaz bir hale sokulacağının ve öğrencilerimizin geleceği ile oynanacağının göstergesidir.

2020-2021 eğitim öğretim yılının ikinci döneminde yüz yüze eğitimi başlatmayı düşünenler, demokratik katılım mekanizmaları oluşturmalıdır. Eğitim emekçilerinin aşı takvimindeki yeri gözden geçirilerek bir an önce kamuoyuna açıklama yapılmalı ve yeni döneme başlanmadan eğitim emekçilerine yönelik aşılama çalışmalarına başlanmalıdır.

 

SONUÇ

 

2020-2021 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitim alanında yaşanan gelişmeler, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek için gerekli adımları atmadığını göstermiştir.

Pandemi nedeniyle uygulanan uzaktan eğitim ile ilgili sorunların çözümü için gerekli adımların atılmadığı, eğitime erişimde yaşanan sorunlar başta olmak üzere eğitimde dayatmacı politikaların sürmesi nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin mutsuz olduğu, eğitim sürecinde farklı dil, kimlik ve inançların dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği, öğretmenlerin esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı bir eğitim sisteminin başarılı olması mümkün değildir.

Kamusal eğitim, siyasal iktidarın ve bir bütün olarak devletin ekonomik ve demokratik talepleri karşılaması için zorlandığı, eğitim hizmetinin herkes için eşit, parasız, nitelikli ve ulaşılabilir olmasını ifade eden bir kavramdır. Bir ülkede herkesin eşit koşullarda yararlanabileceği bir eğitim hakkından bahsedebilmek için eğitimin fiziksel ve ekonomik yönden de erişilebilir olması gerekir. Eğitime erişim hakkını düzenleyen her türlü ulusal/uluslararası yasa/sözleşme, devletlere bu hakkın ayrım yapılmaksızın sağlanması yükümlülüğünü getirmektedir.

Eğitim sisteminde yaşanan sorunlar, elbette ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda yaşanan gelişmelerden ayrı ve bağımsız değildir. Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okulöncesinden üniversiteye kadar bilimin ve laikliğin değil, milliyetçiliğin, ayrımcılıkların ve inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminde eğitim ve bilim emekçileri olarak kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelemizi kesintisiz sürdüreceğiz.

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Haberi Paylaş :

Etiketler :

Benzer Haberler
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)