Eğitim İş: "Yoğun müfredat, sınav haftaları ve e-Okul yükü altında öğretmene yüzlerce veri girişi dayatılamaz."
Öğrenci Gelişim Raporlarının iptali için MEB’e başvuran Eğitim İş'in açıklaması şöyle: "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında geçtiğimiz yıl okul öncesi ve ilkokullarda başlatılan, bu yıl Hazırlık, 9 ve 10. Sınıflarla kapsamı genişletilen Öğrenci Gelişim Raporları uygulamasının, sınıf mevcutları ideal bir seviyeye çekilmeden, öğretmenin zamanını ve emeğini gözetecek şekilde uygulama sadeleştirilmeden sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkün görünmemektedir.
Öğretmenlerin halihazırda sınav haftası, yazılı ve uygulamalı sınavlar, e-Okul işlemleri ve yoğun müfredat baskısı altında çalıştığı; özellikle dil derslerinde yazılı sınavların yanı sıra dinleme ve konuşma becerilerinin de ayrı ayrı değerlendirildiği bir süreçte, yüzlerce öğrenci için tek tek veri girişi istenmesi eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemekte, öğretmenlerin yükünü artırmakta ve sağlıklı bir değerlendirme yapma imkanını engelleyerek kağıt üstünde bir gözlem sürecine dönüşmektedir.
Nitelikli bir eğitim ortamı ve sağlıklı bir ölçme değerlendirme süreci için; okul öncesi, ilkokul, hazırlık, 9 ve 10. Sınıflarda başlatılan ‘’Öğrenci Gelişim Raporu’’ uygulamasının iptal edilmesini, yapılacak düzenlemelerin sendikaların ve öğretmenlerin görüş ve önerileriyle yapılmasını, öğretmenlere yüklenen işlerin angarya olmaktan çıkarılarak emeğin karşılığınınücretlendirilmesini talep ederiz."
Eğitim Sen: "Eğitim ekranlara sığmaz, öğretmenler dijital angaryaya mahkûm edilemez!"
Eğitim Sen: "Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında hayata geçirilen Öğrenci Gelişim Raporu uygulaması, öğretmenlerin mesleki emeğini ve çalışma koşullarını yok sayan bir anlayışla yürütülmektedir. Hazırlık, 9. ve 10. sınıflarda devreye sokulan bu uygulama, yalnızca bir ölçme-değerlendirme değişikliği değil; öğretmeni teknisyenleştiren, emeğini sömüren ve özel yaşamını işgal eden ciddi bir iş yüküne dönüşmüştür.
Mevcut şartlarda; ağır ders yükleri, kalabalık sınıflar, materyal ve donanım eksikliği, fiziki yetersizlikler ve eğitime ayrılmayan kamusal kaynaklar ortadayken dayatılan bu raporların sağlıklı ve nitelikli biçimde tutulması fiilen imkânsızdır. Bu koşullar altında gelişim raporları, öğretmenlerin asli görevleri olan eğitim-öğretim faaliyetlerinin üzerine eklenen bir angarya haline gelmiştir.
Öğretmenlik mesleği; öğrenciyi bütünlüklü biçimde tanımayı, izlemeyi ve değerlendirmeyi gerektiren bir uzmanlık alanıdır. Oysa gelişim raporlarının mevcut uygulanış biçimi, öğretmenin mesleki gözlemini sınırlandırmakta; eğitimi pedagojik bir ilişki olmaktan çıkararak biçimsel veri girişlerine indirgemektedir.
Öğretmenin bilgi ve deneyimi, önceden belirlenmiş kalıplar içine sıkıştırılmaktadır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, “beceri örgüsü temelli” yapısıyla öğretmenin ders işleyişinden değerlendirme biçimine kadar her adımı merkezi olarak belirlemiş; öğretmenin müfredatı esnetme ve kendi pedagojik yöntemlerini seçme özgürlüğünü ciddi biçimde kısıtlamıştır. Gelişim raporundaki dörtlü ölçüt yapısı, öğretmenin özgün kanaatini kullanmasını engellemekte; onu önceden tanımlanmış ifadeler arasından seçim yapmaya zorlamaktadır.
Bu sistemde öğrencinin gelişim düzeyine ilişkin sonuçlar, öğretmenin uzmanlık diliyle değil, sistemdeki işaretlemelerin otomatik hesaplanmasıyla oluşturulmaktadır. “Nesnel ve kanıta dayalı değerlendirme” şartı, öğretmeni sınıfta ders anlatan bir eğitimci olmaktan çıkarıp her adımını belgelemek zorunda bırakılan bir bürokrasiye hapsetmektedir. Bu anlayış, öğretmeni pedagojik öznesi olduğu bir sürecin pasif veri giricisine dönüştürmektedir.
Sistem aynı zamanda öğrenci ve veliyi, eğitim sürecinin asli özneleri olmaktan çıkararak öğretmenin denetçisi haline getirmektedir. Standartlaştırılmış rubrikler üzerinden öğretmenin uzmanlığı veli tartışmasına açılmakta; öğretmen, bilimsel yöntemleri değil sistemde oluşan puanları savunmak zorunda bırakılmaktadır. Her adımı dijital olarak kayıt altına alınan öğrenci ise hata yapma ve özgürce öğrenme hakkını kaybetmektedir.
Laboratuvarı olmayan, 50 kişilik sınıflarda eğitim verilen okullarda “beceri temelli gelişim izleme” iddiası gerçeklikten uzaktır. Fiziki ve pedagojik girdiler sağlanmadan yapılan veri girişleri, yalnızca MEB’in istatistiklerini süsleyen bir illüzyondan ibarettir.
Bu uygulama, öğretmenlerin çalışma süresini fiilen belirsizleştirmektedir. Onlarca şubede, yüzlerce öğrenciyle çalışan öğretmenlerin bu raporları ders saatleri içinde tamamlaması mümkün değildir. Sonuç olarak raporlar, öğretmenlerin akşamlarına, hafta sonlarına ve özel yaşamlarına taşınmakta; dinlenme hakkı ortadan kaldırılmaktadır. Okulda çözülmesi gereken işler öğretmenin evine taşınmakta, evler fiilen birer ofise dönüştürülmektedir.
Şunu açıkça ifade ediyoruz: Öğretmenler öğrencinin gelişimini izlemekten, onları değerlendirmekten imtina etmemektedir. Ancak kalabalık sınıflarda, yeterli materyali ve destek hizmetleri bulunmayan okullarda öğrencinin gelişimini bu yöntemle sağlıklı biçimde izlemek mümkün değildir. Bizim itirazımız, eğitsel değeri olan bir değerlendirmeye değil; eğitim ortamının koşulları iyileştirilmeden öğretmene yeni sorumluluklar yüklenmesine ve eğitimde yaşanan yapısal sorunların üzerinin örtülmesinedir. Eğitimde nitelik, daha fazla form doldurtularak değil; öğretmenin çalışma koşulları iyileştirilerek sağlanabilir.
Eğitim Sen olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nı uyarıyoruz. Öğretmen emeğini görünmez kılan, iş yükünü artıran ve mevcut sorunların sorumluluğunu öğretmenin omuzlarına yıkan bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Öğretmenlerin mesleki onuru ile çalışma ve dinlenme hakkı korunmalı; eğitim, kamusal ve bilimsel niteliğiyle ele alınmalıdır.
Eğitim emekçilerini, bu angarya uygulamalara karşı birlikte mücadele etmeye, dayanışmayı büyütmeye ve emeğimize sahip çıkmaya çağırıyoruz."





