adscode
adscode

Bir hikâyesi olmalı…

“Uzakdoğu'da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi.

byomerorhan@gmail.com




 

Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi. Sezgisel buluşmaya inanıldığından kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz iletişim başladı.

Gelen yabancının tapınağa girmek ve burada kalmak istediğini anlayan Budist, bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.

Gül yaprağı suyu taşırmadan üstünde yüzüyordu. Budist, saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.”

Hayallerle süslenen hikâyelerle büyümek ne güzeldir. Ne güzeldir kendi gerçekliğinin içinde kahramanlarının olması ya da bir kahraman olmak düşlerinde.

Bedellerle dolu bir yaşamın bedelsiz öğretileridir hikâyeler. Kimi gerçek yaşamlardan alınmış, kimi yazarının kurduğu gerçeklik tadında.

Hikâye denilince aklımıza çocuk hikâyeleri gelse de hikâyeler her yaş için var. Bunların çoğu yaşanmışlıklarla ilgili. Mutlu, hüzünlü, kederli, korkulu, sanrılı, heyecanlı… Tüm duygulara seslenen ve dinlendikçe beslenen hikâyeleri biliyoruz. Bunların hepsi insana dair.

Bazen en yılgın olduğumuzda canlandıran, bazen en “kudurmuş” olduğumuzda bizi sakinleştiren, tılsımlı anlatımlardır hikâyeler. Hiçbir şeye bu denli can kulağı olunmaz belki de. Duvarlara, kil tabletlere, parşömene, papirüse veya kâğıtlara yazılmış olsun hepsi aynı heyecanla okunmuş, anlatılmış ve paylaşılmıştır. Tarih boyunca insanlık hikâyeleri de sevmiştir, hikâyecileri de… Arada bir masalla karıştırılsa da siz anladınız eminim. Varoluşun kendisidir aslında, şarap gibidir, yıllandıkça olgunlaşır. Hikâyesi olmayan ise yaşamamıştır aslında.

Kapitalizm, hikâyeleri de yok etti artık. Aynı şeyleri yiyor, aynı şeyleri giyiyor, aynı şeyleri izliyoruz. Vaatlerle bize sunulan aynı hayatları yaşarken, farklıymışız gibi yapıyoruz üstelik.

Bir mucize olan yaşamı, sıradan hâle getirmek için koşturup duruyoruz. Bir başkasının sıradanlığını hedefliyor; mutluluğu ise elde ettiğimiz maddi şeylerde ve statüde arıyoruz. Öğretilmiş ve bitmek bilmeyen bir açlığın esiri olmuşuz. Daha çok ekonomik gücü yüksek kişilerde görülen ve satın alma, pişmanlık ve mutlu olmak için sonrasında tekrar satın alma şeklinde kendini gösteren alışveriş hastalığı (kompulsif satın alma) ne yazık ki artık ekonomik gücü yüksek olmayan kişilere de yayılmış durumda. Satın alarak sahip olduklarımızla kısa süreli duygusal doyum sağlayarak alışkanlıklarımızı değiştiriyoruz… İhtiyacı olmadığını tüketirken doğayı yok eden bizler, ihtiyacı dışında tüketmeyen diğer canlılardan akıllı olduğumuzu düşünmekten de geri durmuyoruz.

İnsan, biriktirdiği anılarıyla yaşıyor ama ne yazık ki biz satın alma telaşına düşünce anı toplamayı unuttuk.

Yenilerle renkleneceğini düşünürken, hayatımızı renklendirmiş olanları unuttuk.

Sessizliği dinlemeyi, yosun kokusunu, yağmurda ıslanmayı unuttuk.

Yılların eskitemediği paltomuza kavuşacak olmanın sıcaklığının yanında onunla yaşadığımız birçok anıyı hissetmeyi unuttuk.

Dolmakalem kullanmayı, onu her elimize aldığımızda sevgiliye yazdığımız en ateşli mektupların sırdaşı olduğunu unuttuk.

Hikâyesi olan tüm sahip olduklarımızı, yaşanmışlıkları ve belki de yaşamayı unuttuk.

Ve şimdi keyifle incelemeye fırsat bulamadan, marifet sayılan bir hızı yaşıyoruz. Fast food, fast track, fastpay… Oysa hız; refleks gerektirdiği kadar görebilme, inceleyebilme, düşünme becerisi ve idrak etmeyi azaltır. Bir araçla 200 km süratle giderken dağların muhteşemliği, gün batımının doyumsuz lezzeti, bir sincabın koşarak ağaca tırmanışı görülmez, görülse de tadına varılmaz.

Bugün hayatımızdan çıkarttığımız, bir nevi kullanıp attığımız daha çok şeyimiz olsa da artık hikâyelerimiz yok… Birilerinin tanımladığı başarı ve başarısızlıkların içinde hayatın anlamını ararken değerlerimizi de değiştirdik. Herkes kendi tercihlerini yaşıyor ve kendi izlerini bırakıyor ama eğitimde başarı sorgulanırken tüm detaylara bu açıdan bakılmalı. Derslerin, konuların ve anlatıcısının yani öğretmenin de mutlaka bir hikâyesi olmalı… Tekdüze anlatılanların işe yaramadığı ortada… Eğitimde sadece sonuç odaklı ve aşırı pragmatist yaklaşımdan biraz daha uzaklaşarak daha çok duygulara, romantizme, sanata ve felsefeye yönelmek gerek.

İlham olacak hikâyelerin çoğalması ve yaşatılması dileğiyle…

 

 

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

Etiketler :
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)
Yazarın Diğer Yazıları
Eğitim “ithalatı”
Öğretmenlikte uzmanlık
Eğitimi ucuzlatmak
Duygusal Beslenme